Yasaklı Kareler

Çocuklar için hazırlanmış çizgi filmleri dikkatle izlediğimizde, bazen filmin içine serpiştirilmiş hiç de çocuklara uygun olmayan mesajlarla karşılaşabiliriz.

Geçtiğimiz haftalarda Akşam’da ilginç bir yasaklama haberi yayımlandı. Ünlü çizgi roman kahramanı Tenten’in “Tenten Kongo’da” isimli macerasının İngiltere’de satışının durdurulması isteniyordu. Gerekçe de “Tenten Kongo’da” isimli kitapta, siyahların “maymunlar gibi gösterilip geri zekalılar gibi konuşturulması”ydı.

Bu tür yasaklamaların başlangıcı günümüzden yaklaşık seksen yıl öncesine kadar uzanıyor. Yani adı sansürle bir tutulan Hays’e kadar..

1920’lerde Hollywood’da birçok skandal meydana gelmişti. Bu nedenle hem filmlerin içeriğine hem de “Günah Şehri” olarak anılmaya başlayan Hollywood’a çekidüzen vermek için 1922’de Film Üreticileri ve Dağıtıcıları Birliği kuruldu. Bu birliğin başkanı William Harrison Hays’di. Hays Ofisi yapılmaması gereken şeyler ve dikkat edilmesi gereken konularla ilgili bir liste hazırladı.

1927’de sesli filmlerin ortaya çıkmasıyla daha resmi bir yönetmeliğe ihtiyaç duyuldu. Böylece 1930’da “Hays kanunu” olarak da bilinen “prodüksiyon kanunu” ortaya çıktı.

Hays Ofisi sadece gerçek oyuncuların yer aldığı filmleri değil, çizgi filmleri de denetliyordu. O dönemde birçok çizgi film sansüre uğramıştı.

1928 ve 1950 arasında Amerika’nın Walt Disney, Warner Bros, Metro-Goldwyn-Mayer, Merrie Melodies, Looney Tunes and R.K.O. Radio Pictures firmalarındaki en iyi animatörleri filmlerin içine bazı uygunsuz kareleri mükemmel bir şekilde yerleştirmişti. O dönemde yapılan binlerce çizgi filmde zenciler, eşcinseller, güneyliler, akıl hastaları, Araplar, Eskimolar, Asyalılar, Almanlar, Ruslar ve Avusturalyalılarla dalga geçen bir sürü sahne vardı. Bunlar o günlerde Hays’in makasından kurtulsalar da sonraki yıllarda TV kanallarının denetiminden kurtulamadı.

Filmlerin içine bazen insanları belli bir doğrultuda düşündürmeye yönlendirmeye amaçlayan mesajlar da konuluyordu. “Altın Çağ”ın bu konudaki en büyük ustası Walt Disney’di.

Walt Disney’in gizli mesajları

Amerikalı ünlü yazar Dan Brown, 2003’te yayımlanan “Da Vinci Şifresi” isimli kitabının bir bölümünde Walt Disney’in çizgi filmlerine gizli mesajlar yerleştirmekten hoşlandığını yazmıştı:

Disney yaşadığı müddetçe, ‘modern zamanın Leonardo da Vinci’si’ diye övülmüştü. Her iki adam da yaşadıkları zamanın ötesinde, yetenekli birer sanatçı, gizli cemiyet üyeleri ve en önemlisi şakacı insanlardı. Leonardo gibi Walt Disney de sanatına gizli mesajlar ve semboller yerleştirmeye bayılırdı… Disney’in Sinderella, Uyuyan Güzel ve Pamuk Prenses gibi masalları yeniden ele alması bir tesadüf değildi… Ayrıca Pamuk Prenses’teki zehirli elmanın -zehirli elmadan ısırık alan prensesin kendinden geçmesi- Havva’nın Cennet Bahçesi’nden kovulmasına açık bir gönderme olduğunu anlamak pek de zor değildi… Disney’in şirket imajına karşın, çalışanlarının eğlenceli bir yanı vardı ve sanatçılar Disney ürünlerine gizli semboller karıştırmaya bayılırlardı.

 ‘Hızlı’ Gonzales’in hızı nasıl kesildi?

Bazı kareleri çıkartılan çizgi filmler, “Speedy Gonzales”e göre yine de şanslı sayılabilirler. Çünkü Speedy Gonzales sekiz yıl kadar bir süre önce tamamen yasaklanmıştı.

Meksikalı Fare Speedy Gonzales, 1995’te bir Oscar ödülü kazanmasına rağmen yasaklılar listesine girmekten kurutulmadı. Speedy Gonzales filmlerinin Meksikalıları ve onların hayat tarzını aşağıladığı iddia edildi. Bu iddialar, Looney Tunes çizgi filmlerinin yayımcısı Cartoon Network’ü harekete geçirdi. Kanal 1999’da Speedy Gonzales’in gösterimine son verdi. Fakat Speedy’nin hayranlarının başlattığı kampanya sayesinde Speedy 2002’de tekrar ekranlara döndü.

Komplo teorisi severler, sizi unutmadım. Bu bölüm sizin için!

Bir akşam Japonya’da 700’den fazla çocuk mide bulantısı ve öksürme nöbeti şikayetiyle hastanelere koştu. Konu hakkında yapılan geniş çaplı bir araştırma, bu fiziksel tepkilere televizyonun yol açtığını ortaya çıkardı.
Japon gençlerinin çok sevdiği bir animasyon dizisinde yer alan bir sahnenin bu rahatsızlıklara neden olduğu anlaşıldı.  O sahnede önemli karakterlerden birinin arkasındaki renkli patlama efekti, sinir hücrelerini uyarıp nefes alamamaya, bulanık görmeye ve mide bulantısına yol açmıştı.

Renkli patlama efekti hipnoza benzer bir etki yaratmıştı. Bu olay,  TV bağımlısı çocuklarda daha önce buna benzer rastlanan rahatsızlıkların nedenini de açıklıyordu.

Kimileri bu olayın yakın bir gelecekte kullanılmak istenen bir silahın, TV aracılığıyla çocuklar üzerinde küçük bir denemesi olduğunu ileri sürdü. Komplo teorisyenleri bundan birkaç yıl önce Rusya’nın “666” adı verilen bir bilgisayar virüsü üzerinde çalıştığını söylüyordu. Rusya bu virüs aracılığıyla bilgisayar kullanıcılarını hipnotize edip, tüm dünyayı kontrol altına alacaktı.

Son Söz

Eğer amacınız seyrettiğiniz herşeyde gizli bir mesaj bulmaksa, emin olun ki bulursunuz. Fakat belki de en iyisi Tom ve Jerry’nin keyfine varıp, çocukluk günlerimize kısa bir süre de olsa dönebilmektir.

Bu yazı 19 Ağustos 2007 tarihinde Akşam’ın Pazar dergisi Brunch’ta yayımlandı.

Türklerde Yağmur ve Kar Yağdırma Geleneği

Kar ve yağmur duasına çıkmak biz Türklerin eski bir geleneğidir. Ortaçağda yaşamış önemli İslam yazarlarının anlattıklarına göre Türkler istedikleri zaman yağmur istedikleri zaman da kar yağdırabiliyorlardı.
Ortaçağ İslam ilim ve edebiyat dünyasında Türklerin yağmur, kar ve dolu yağdırma gelenekleri çok büyük bir ilgi görmüştü.

Türklerin yağmur ve kar yağdırmalarında en önemli rolü yat taşı denilen bir taş oynamaktadır.

Büyük Türk alimi Kaşgarlı Mahmut, 11. yüzyılın ikinci yarısında yazmış olduğu Divanı Lügati Türk’te bu taştan söz etmiştir:

Yat bir nevi kahinliktir. Özel taşlarla yapılır. Bu şekilde yağmur ve kar yağdırılır, rüzgar estirilir. Ben bunu Yağma (bir Türk kabilesi) ülkesinde gördüm. Orada bir yangın çıkmıştı; mevsim yazdı. Bu suretle kar yağdırıldı ve Ulu Tanrı’nın izniyle yangın söndürüldü.

Kaşgarlı Mahmut’un yazdıklarından anladığımıza göre, yağmur ve kar yağdırma işine yat denilmektedir. Gene aynı eserde yağmur yağdıran kişilere de yatçı denildiğini öğreniyoruz.

Kaşgarlı Mahmut’la aynı dönemlerde yaşayan Gerdizi, Zeynül Ahbar isimli eserinde bu işin başlangıcını anlatmaktadır.

Nuh Peygamber, dünyayı dört oğlu arasında bölüştürdüğünde Türklerin atası olan Yafes’e doğu diyarlarını vermişti. Nuh Peygamber, Tanrı’dan oğlu Yafes’in istediği zaman yağmur yağdırabilmesini sağlayacak bir dua niyaz eder. Cenabı Hak da peygamberinin duasını kabul ederek Yafes’e bir dua öğretir. Yafes duayı unutmamak için bir taşa yazar ve bunu muska gibi boynuna asar.

Türkistan’a gelen Yafes bu taşla istediği zaman yağmur yağdırmaya başlar. Yafes ölünce taş, Türkiye Türklerinin atası olan Oğuzlara miras kalır. Fakat diğer Türk kavimleri de Yafes’in soyundan geldiği için taş üzerinde hak iddia ederler. Bunun üzerine kura çekilir. Kurayı Karluklar kazanır ve taş onlara geçer.

Fakat Oğuzların, Karluklara verdiği taş sahtedir. Onlara gerçek taşa benzeyen başka bir taş vermişlerdir. Bunun anlaşılması üzerine de Türk kavimleri arasında uzun ve kanlı savaşlar başlar.

Onüçüncü yüzyılda bu konuyu işleyen pek çok eser yazılmıştır. Bunlardan birinde taşla ilgili bazı bilgiler verilmiştir:

Yağmur taşı yumuşak, büyük bir kuş yumurtası büyüklüğünde olup, üç türlüdür… Taş, akan bir suyun içine atılarak kullanılır. Birçokları bunun kullanılmasına yalnız Türklerin vakıf olduğunu ve yabancı bir kimseye öğretmedikleri kanaatinde bulunuyorlar.

Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra da yağmur yağdırma geleneğini sürdümüşler. Bu yüzden de eserlerinden bölümler aktardığım birçok İslam yazarı onlardan söz etmiştir. Kuraklık dönemlerinde Anadolu’da yağmur duası yapılmaktadır. Bu dua sırasında da suya taş atılması herhalde eski Türkler’deki yadacılık geleneğinden gelmektedir.

Dünyadan Bir Yağmur Duası Örneği

Yağmur duası sadece Türklere özgü değildir. Dünyanın farklı bölgelerinde buna benzer dualar vardır.
ABD’deki Champaign Park’ta “Yağmur Duası” adında bir heykel vardır. Heykel bir kızılderiliyi yağmur duası ederken tasvir etmektedir.

Edward Kemeys (1873-1907) tarafından yapılan heykelde şu hikaye anlatılmaktadır:

Çok büyük bir kuraklık olur. Bütün nehirler kurur. Bir kızılderili de kollarını göğe kaldırarak, tanrısı Manitu’ya dua etmeye başlar. Bu sırada yanına bir panter ve geyik gelir. Onlar da duaya eşlik eder. Normalde hiçbir zaman bir araya gelmeyecek bu grup, düşmanlığı bırakıp, ortak sorunları için ortak hareket etmeye başlar.

Kızkulesi

Kızkulesi’nin geçmişi 2500 yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Batılı kaynaklarda buradan “Leandros kulesi” diye söz edilmektedir. Burayı Atinalı komutan Alkibiades, boğaz trafiğini denetleyebilmek için yaptırmıştır.

Kız kulesi ile ilgili birçok hikaye vardır. Bunlardan ilki Hero ile Leandros isimli birbirine aşık iki genç hakkındadır. Hero bugünkü kızkulesinde yaşayan bir rahibedir ve birine aşık olması da kesinlikle yasaktır.

Hero Afrodit’in tapınağında yapılacak bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros’la karşılaşır. İkisi de birbirlerini görür görmez aşık olurlar. Hero kuleye döndükten sonra Leandros hergece yüzerek kuleye gider ve sevgilisiyle gizlice buluşur.

Hero, Leandros’un karanlıkta yolunu bulabilmesi için her gece bir fener yakmaktadır. Fakat fırtınalı bir gecede fener söner; Leandros da yolunu kaybeder ve boğularak ölür. Sevgilisinin boğulduğunu gören Hero da denize atlayarak intihar eder.

Bir başka hikayeye göre de kralın birine kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir. Kral da denizin ortasındaki kuleyi onartır ve kızını buraya yerleştirir. Fakat kehanet gerçekleşir ve kız onsekiz yaşına girdiğinde kuleye gönderilen bir üzüm sepetinden çıkan yılan tarafından öldürülür. Kral kızına demirden bir tabut yaptırır ve bunu Ayasofya’nın giriş kapısı üstüne yerleştirtir. Bu prensesin öldüğü kuleye de “kızkulesi” adı verilir.

Kızkulesi uzun tarihi boyunca gösteri platformu, savunma kalesi, sürgün istasyonu, karantina odası gibi birçok farklı amaçla kullanılmıştır. 1920’li yıllardan itibaren denizfeneri olarak kullanılan kule, 1959’dan itibaren radar istasyonu olarak kullanılmıştır. 1982’de Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne devredilen Kızkulesi, 2000 yılında Hamoğlu Holding tarafından yapılan restorasyonun ardından tarihinde ilk defa kapıların halkın ziyaretine açar.

Bu yazı 25 Haziran 2005, Cumartesi tarihinde Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinde yayımlandı.

Emirgan

Osmanlı padişahı IV. Murat  1635 yılında Revan kalesi üzerine sefere çıktı. Revan (Erivan) kalesi onbeş gün kadar kuşatıldıktan sonra kale muhafızı Emirgüneoğlu Tahmasb Kulu Han, IV. Murat’la görüşüp kaleyi teslim etti.

IV. Murat, onbinden fazla askeri olmasına rağmen kaleyi kendisine teslim eden Emirgüneoğlu’na “Yusuf”  adını verdi.  Bundan  sonra “Emirgüne oğlu Yusuf Paşa” olarak anıldı. 

Yusuf Paşa, IV. Murat tarafından Halep valiliğine atandı. Sefih, ayyaş ve ahlaksız  bir kişiliğe sahip olan Yusuf Paşa hakkında hemen padişaha  şikayetler  geldi. Yapılan  şikayetler nedeniyle  Yusuf Paşa iki ay sonra Halep’teki görevinden alındı ve padişah seferden dönünceye kadar İzmit’te bekletildi.

IV. Murat, Revan Seferi’nden  dönerken  Emirgüneoğlu Yusuf Paşa’yı da beraberinde İstanbul’a getirdi. Emirgüneoğlu’na Boğaz kıyısında Feridun Bey Korusu verildi. Emirgünaoğlu da kendisine verilen bu yerde bir köşk yaptırdı.  Emirgan (mirgün) adı bu köşkten gelmektedir.

Bu yazı 10 Mayıs 2005, Salı tarihinde Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinde yayımlandı.

Dolar

Dünyanın hemen her yerinde geçerli bir para birimi olan “dolar”ın ilk ortaya çıktığı yer bugünkü Çek Cumhuriyeti topraklarıdır.

1519’da Joachimstal (“Joachim’in vadisi” demektir, “tal” Almanca’da vadi anlamına gelir) kasabasının yakınlarındaki bir gümüş madeninde gümüş para basılmaya başlandı. Bu paraya çok da yaratıcı olmayan bir isim verildi: Joachimstaler.

Geniş bir bölgede kullanılan bu madeni paraya zamanla kısaca “taler” denilmeye başlandı. Daha sonra bu isim “daler”a dönüştü. İngilizce’ye ise “dollar” olarak girdi.

Amerikan kolonilerinde standart bir para birimi yoktu. En çok kullanılan para İspanyolların Peso’suydu. İngiliz kolonicileri kendi aralarında bu paradan dolara olarak söz ediyorlardı.

Kıta Kongresi’nin 1785’te aldığı karar uyarınca dolar, Amerika Birleşik Devletleri’nin standart para biriminin adı olarak kabul edildi. Çünkü bu terim hem çok yaygın bir şekilde biliniyordu hem de İngilizlerin resmi para birimlerinin hiçbiriyle bağlantısı yoktu.

Bu yazı 18 Mart 2005, Cuma tarihinde Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinde yayımlandı.

Kalem

İlk yazma araçlarından biri kamıştı. Kalem yapılacak kamış kuruması ve pişmesi için hayvan gübresi içinde 4-5 ay bekletilirdi. Ucu uygun bir biçimde kesilen kamış, mürekkebe batırılır sonra da yazılırdı. Osmanlı döneminde bu nedenle kamış adı kullanılmaktaydı.

Kalem, kalomos kelimesiyle dilimize girmiştir. Kalomos Yunanca’da kamış anlamına gelmektedir.

Hırıstiyanlığın yaygınlaşmasıyla beraber yazmak için kamış yerine tüy kullanılmaya başlandı. Tüy kalem yapımı için tüm kuşların tüyleri uygun olsa da  genellikle kaz, kuğu, karga ve hindi tüyü tercih ediliyordu. Tüy kalem yaklaşık 1300 yıl boyunca bir yazma aracı olarak kullanıldı.

Osmanlı döneminde katiplerin çalıştığı ve yazı işlerinin görüldüğü devlet dairesine kalem denmekteydi. Kalemde çalışan memura da “kalem efendisi” denilirdi. Kalemler birçok gencin eğitim gördüğü bir okul görevini de yerine getirmiştir. Çoğu bilim adamı ve sanatçı kalemlerden yetişmiştir.

Çocuklar onlu yaşlarının başlarında kaleme kabul edilirdi. Kaleme giren çocuk çıraklık dönemini bitirinceye kadar para almazdı ve mutlaka Arapça ya da Farsça dillerinden birini öğrenirdi. Kaleme giren çocuğa karakterine, şekline, şemaline göre bir takma isim verilirdi. Takma isim bir kere verildikten sonra çocuğun kendi ismi  bir daha kullanılmazdı. Osmanlı döneminin birçok önemli devlet adamının ismi de kalemde konulmuş isimlerdir.

Bu yazı 17 Mart 2005, Perşembe tarihinde Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinde yayımlandı.

@

E-posta adreslerini yazarken alan adıyla kullanıcı adını birbirinden ayırmak için kullandığımız @ işareti, bilgisayar devriminden önce ABD’de etiketlerde ürünlerin fiyatını göstermek için kullanılmaktaydı.

@, İngilizce’de “at” anlamına gelmektedir yani Türkçe’de yer belirtmek amacıyla kulanılan “–de, –da” edatının İngilizce’deki karşılığıdır.

İngilizce’deki @’in  Fransızca’daki é harfinden ortaya çıkmış olduğu düşünülmektedir. Fakat @, İngilizce’ye benzer bir işareti kullanan İspanyolca’dan ya da Portekizce’den de geçmiş olabilir.

Avrupa dillerinde @ işareti genellikle hayvanlarla ilişkilendirilmektedir. Örneğin Hollandaca’da “maymun kuyruğu”, Fince’de “kedi kuyruğu”, Almanca’da “örümcek maymunu” ve Sırpça’da da “maymun” olarak adlandırılır. Ruslar @ işareti kıvrılmış bir köpek kuyruğuna benzediği için, “küçük köpek” ismini vermişlerdir. Fransızca’da @ işareti “ticaret a”sı olarak adlandırılsa da bazı Fransızlar onu “salyangoz” olarak isimlendirir.

1972’de kullanıcı adını, alan adlarından ayıracak bir bilgisayar ağı adresleme sistemi üzerinde çalışan bilgisayar programcısı Ray Tomlinson, bu iş için @ işaretini kullanmayı uygun gördü. Çünkü @’in yaygın olarak bilinen anlamı bu iş için uygundu ve hiçbir isimde yer almıyordu.  Ray Tomlinson e-posta adreslerinde @ işaretini kullmaya karar vermeden önce sadece 30 – 40 saniye kadar bir süre düşünmüştü.  Ray Tomlinson ayrıca e-posta’nın mucidi olarak da tarihe geçmiş oldu.

Bu yazı 24 Şubat 2005, Perşembe tarihinde Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinde yayımlandı.

Hamburger

Çoğumuzun Amerika’nın yeme kültürüyle özdeşleştirdiği hamburgerin ilk kez Tatarlar tarafından yapıldığını biliyor muydunuz?

Çoğu kişi hamburger kelimesinin İngilizce’de jambon anlamına gelen “ham” kelimesinden türetildiğini düşünür. “Fishburger” ve “cheeseburger” gibi kullanımlar da bu düşünceyi kuvvetlendirir. Fakat hamburger, “ham” ve “burger” kelimelerinin birleşmesinden değil “hamburg” ve “er”in birleşmesinden meydana gelmiştir. Hamburger, Almanca’da “Hamburg’dan” anlamına gelir.

Onüçüncü yüzyılda Sibirya, Rusya, Doğu Avrupa, Kırım ve Polonya’yı zapteden Tatarlar, etin lezzetli olmayan bölümlerini değerlendirmek için kendilerine özgü bir yöntem buldular. Etin bu kısımlarını ince ince kıydılar ve çeşitli baharatlarla karıştırıp çiğ olarak yediler. “Tatar Bifteği” olarak adlandırılan bu özel yiyecek Alman liman kenti Hamburg’a kadar ulaştı. Tatar bifteği Hamburg’a gelince isim değiştirdi ve “Hamburg bifteği” oldu. “Hamburg bifteği” 19. yüzyılda Alman göçmenlerle beraber ABD’ye de ulaştı. Fakat ABD’de artık çiğ olarak değil pişirilerek yeniliyordu.

“Hamburger bifteği” terimi ilk kez 1889’da Walla Walla ismindeki Washington gazetesinde çıktı. 1948’de ABD’de ilk McDonald’s restoranı açıldı. McDonald’s önceleri sadece sosisli sandviç satıyordu. Fakat McDonald’s imparatorluğunun kurucusu Ray Kroc 1954’de ekibe katılınca sosisli sandviçlerin yerine hamburger satılmaya başlandı ve hamburger de Amerikan kültüründeki yerini almış oldu.


Bu yazı 16 Şubat 2005, Çarşamba tarihinde Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinde yayımlandı.

Dünyayı gülümseten adam mutsuz muydu?

Snoopy’nin yaratıcısı Charles Schulz hakkında yazılan yeni bir biyografi geçtiğimiz hafta ABD’de piyasaya çıktı. Fakat kitap, çizerin tüm hayranlarını şaşkınlığa uğrattı. Çünkü yazar David Michaelis, Schulz’u içine kapanık ve mutsuz bir adam olarak tasvir ediyor.

Yazar Earl Nightingale bir kitabında Sparky adında bir çocuğun hikayesini anlatır.

Sparky için başarılı bir öğrenci olmak neredeyse imkansızdı. Sekizinci sınıfta bütün dersleri kötüydü. O kadar ki fizik notu sıfırdı. Sıfırdan daha düşük bir not olsa, fizik notu -1, ya da -2 bile olabilirdi.

Öğrencilik döneminde tek bir kıza bile arkadaşlık teklifinde bulunamamıştı. Çünkü reddedilmekten müthiş korkuyordu. Sparky tam bir ‘kaybeden’di. Bunu kendisi de arkadaşları da gayet iyi biliyordu.

Sparky büyüyünce karikatür çizmeye başladı. Bu karikatürlerinin ana karakteri Charlie Brown adında bir çocuktu. Charlie Brown aslında Sparky’nin ta kendisiydi. Çizgi bandın karelerinde yarattığı dünyada Charlie Brown hep ‘kaybeden’ olsa da, Sparky artık ‘kazanan’ olmuştu.

Dostlarının kendisine Sparky diye hitap ettiği karikatürist, Charles Schulz’dan başkası değildi.

Schulz ailesini şoke eden kitap

Geçtiğimiz hafta piyasaya çıkan Charles Schulz biyogrofisinin yazarı David Michaelis, ilk olarak yedi yıl önce Charles M. Schulz’un ailesiyle görüşmüş. Bu konuya yakın ilgi gösteren Schulz’un oğlu Monte, kitabın yazımı sırasında yazara yardımcı olacağını söylemiş.

Fakat daha sonra Schulz ailesinin üyeleri, Michaelis’in kitabında yazanları görünce şoke olmuşlar. Çünkü Charles Schulz bunalımlı, soğuk vr mutsuz bir adam olarak tasvir edilmiş.

Charles Schulz’un oğlu Monte ve kızı Amy kitapta yazılanların tamamen saçma ve yanlış olduğunu söylüyorlar.

Yazar Michaelis ise,  yüzlerce insanla röportaj yaptıktan, Schulz’un tüm hayatı boyunca çizdiği 17,897 çizgi bandı inceledikten ve kapsamlı bir araştırmadan sonra ortaya çıkan adamın, kitapta anlattığı kişi olduğunu söylüyor. Michaelis, 2000’nin Aralık ayında 77 yaşında ölen Schulz’un karmaşık bir iç dünyası olduğunu ve bunu da eserlerine yansıttığını iddia ediyor. Ona göre Schulz’un endişeleri ve korkuları onun Lucy’i ve Peanuts’daki diğer karakterleri yaratmasını sağlamıştı. Michaelis’e göre bunlar normal bir insanın yaratabileceği karakterler değildi.

Schulz’un ikinci eşi Jean Schulz, kocasının içine kapanık bir adam olduğunu kabul ediyor. Fakat bunun onu tam olarak yansıtmadığını, Charles Schulz’un gülmeyi de çok seven bir insan olduğunu söylüyor.

Peanuts’la gelen şöhret

22 kasım 1922’de Amerika’da dünyaya gelen Charles Schulz küçük yaşlardan itibaren çizmeye başladı. Schulz’un 1950’de çizmeye başladığı “Peanuts” (fıstıklar) isimli çizgi bant onun hiçbir çizerin elde edemediği bir başarıya ulaşmasını sağladı.

14 Aralık 1999’da sağlık problemlerinden dolayı emekliye ayrılacağını açıklayan Schulz iki ay sonra öldü.
Charles Schulz, Garfield’in çizeri Jim Davis’in ve birçok ünlü çizerin aksine fabrikasyon üretimi sevmiyordu. Bu yüzden yardımcı bir çizer ya da yazar kullanmıyordu. Yaptığı herşey kendine aitti. Sanatıyla arasına kimseyi sokmamıştı.

Dünyada 75 ülkede 2600 gazetede ve dergide yayımlanan “Peanuts”un baş karakteri Charlie Brown, “kaybedenler kulübü”nün en önemli üyesidir. Uçurtmasını bir kez olsun ağaç dallarına takmadan uçuramamış, hiçbir maçta topu düzgün atamamış, sık sık pot kırıp rezil olan bir anti kahramandır. Ama o asla yılmaz. Her başarısızlığını,  “Good Grief” (Allah Allah!) diye şaşkınlıkla karşılar. Çünkü içinde birgün başaracağına dair bir ümit vardır.

Charlie Brown çizgi bant dünyasında yeni bir şeydi: Gerçek bir insandı, gerçek sorunları olan ve gerçek bir ruha sahip olan. Okuyucu onu tanıyordu, onun korkularını biliyordu, ona sempati duyuyordu.

Peanuts’taki herşey Schulz’un iç dünyasının bir yansımasıdır. Peanuts’ın dünyası, bizim dünyamızın çarpıtılmış bir halidir. Peanuts’ta hiçbir yetişkin insanın olmaması ilk başta tuhaf gelebilir, fakat bu şekilde Schulz çocukken yaşadığımız korkuların ve güvensizliklerin şimdikilerden çok da farklı olmadığını bize hatırlatır. Kendimizi kolaylıkla Schulz’un trajik kahramanlarından birinin yerine koyabiliriz.

Peanuts, grafiksel açıdan statik ve basittir. Schulz’un çizimlerinde  aşırı perspektifler, gölge ve ışık efektleri, üç boyutlu görüntüler yoktur. O her şeyi en sade şekliyle, karşıdan ya da yandan görünümüyle çizmiştir. 
Bir büyük dairenin içine iki küçük yarım daire çiziyordu. Sonra da iki nokta, iki çizgi. İşte size bir Charlie Brown portresi!

Schulz’un sade çizgileri, karakterlerin duygularını çok daha rahat anlatabilmesini sağlıyordu. Schulz dünyadaki her insana çizdiği karakterin ne hissettiğini anlatabilirdi. O duyguları resmetmenin ustasıydı.

Bu yazı 28 Ekim 2007 tarihinde Akşam gazetesinin Pazar dergisi Brunch’ta yayımlandı.

İngiliz usulü yamyamlık

129 yıl önce 4 Fijili misyoneri öldürüp yiyen Papua Yeni Gineli yamyamların torunları, geçtiğimiz ay ataları adına özür diledi. Bu yamyamlık hadisesi aklıma 400 yıl  önce Jamestown’da yaşananları getirdi. Fakat Papua Yeni Ginelilerin aksine ABD’liler bu olayı kabul etmek yerine inkar ediyor.

ABD’nin kuruluşu sırasında Virginia kadar önemli rolü olan çok az eyalet vardır. İngilizler Kuzey Amerika’da kalıcı olarak ilk kez Virginia’da Jamestown’a yerleşmişti.

1607’de İngilizler James Nehri’ndeki bir adada bulunan Jamestown’a yerleştiler. Bir efsaneye göre bu yerleşimi idare eden albay John Smith’i yerliler yakalar. Yerlilerin lideri Powhatan, albayın öldürülmesini ister. Fakat Powhatan’ın kızı Pocahontas onun affedilmesini sağlar. Daha sonra da Pocahontas, John Rolfe adında bir başka İngilizle evlenir.

Virginialılar ABD’nin kuruluşunda çok büyük bir rol oynadı. General George Washington koloni ordusunu yönetti ve ABD’nin ilk başkanı oldu. Thomas Jefferson Bağımsızlık Beyannamesi’ni yazdı ve ABD’nin üçüncü başkanı oldu. James Madison anayasanın yazılmasına yardım etti. Dördüncü başkan da o oldu. James Monroe da beşinci başkan oldu. Bu insanların hepsi de Virginia’yı kuran kişiler arasındaydı.

ABD tarihinde böyle büyük bir yeri olan Virginia eyaletinde bir zamanlar çoğu ABD’linin şimdi hatırlamak istemediği bazı olaylar yaşanmıştı.

Türklerin elinden kaçıp ABD’yi kuran adam

Kuzey Amerika’da koloniler kurmak üzere 10 Nisan 1606’da İngiltere’de iki firma kuruldu: Plymouth ve Virginia.

1607’de, Virginia’nın Kuzey Amerika’ya götürdüğü 144 İngiliz, Kral 1. James’e saygılarını göstermek için Jamestown adını verdikleri koloniyi kurdu.

Kolonicilerin başında John Smith isimli bir asker vardı. Smith çok genç bir yaşta evden kaçmış ve asker olmuştu. Macaristan’da Türklere karşı savaştı ve 1601’de savaş esiri olarak Türklerin eline geçti. Fakat kaçmayı başardı ve 1604’te İngiltere’ye döndü. Smith 1606’da ise Kuzey Amerika’ya giden bir geminin içinde yeni bir maceraya yelken açtı.

144 İngiliz tarafından kurulan Jamestown kolonisi, John Smith’in katı kuralları ile yönetiliyordu. Erkeklerin çoğu tüm zamanlarını altın aramakla geçirdiği için çiftçilikle uğraşacak kimse kalmıyordu. İleride meydana gelebilecek bir kıtlığın önüne geçebilmek için John Smith tüm erkeklerin günde dört saat çiftçilik yapmasını zorunlu hale getirdi. Smith bu kuralı “çalışmayana ekmek yok” şeklinde özetliyordu.

Smith bir kaza sonucu yaralanınca 1609’da İngiltere’ye dönmek zorunda kaldı. Onun ardından koloni en zor zamanlarını yaşadı.

Jamestown’da hastalık ve açlık hüküm sürmeye başladı. Ellerindeki az miktardaki yiyecek de tükenince insanlar kolonideki hayvaları yemeğe başladılar: atlar, köpekler ve kediler. Bunların ardından sıra farelere ve ayakkabılarını kaynatıp, yemeye geldi.

Hiçbir ümidi kalmayan bazı koloniciler kendilerine mezar kazıp, bunların içine yatarak ölümü beklemeye başladılar.

Bu dönemde kolonide bazı yamyamlık olayları görülmeye başlandı. Bunların  birinde adam, hamile karısını öldürüp parçalara böler ve bunları evin çeşitli yerlerine saklar. Kadının yokluğu farkedilince, evin içi aranır ve kadından arta kalan parçalar bulunur. Adam kendini savunmak için karısının eceliyle öldüğünü söyler. Fakat söyledikleri inandırıcı bulunmadığı için adam başparmaklarından bağlanarak bir ağaca asılır. Parmakları kopma noktasına gelince adam suçunu itiraf eder. Bunun ardından da canlı olarak yakılarak öldürülür.
Jamestown’daki yamyamlık olayları Avrupa’da da duyulmuştu. İspanya büyükelçisi, 14 Haziran 1610’da kralına yazdığı  mektupta bu olayların birinden söz etmişti:

… İngilizler yerliler tarafından kuşatıldı… İngilizler bir çatışma sırasında ölen yerliyi, iki gün sonra çıkarıp yemek üzere toprağa gömmüşler.

Yamyamlık Nedir?

Yamyamlık, bir insanın başka bir insanın etini yemesidir. Yamyamlık tarihinin neolitik zamanlara kadar uzandığını gösteren kanıtlar vardır. Yunan tarihçi Heredot yamyamlardan söz etmiştir. Ortaçağda yaşamış olan ünlü seyyah Marco Polo Tibet’te bazı yamyam kabilelere rasladığını yazmıştır.

Yamyamlık sadece beslenme amacıyla yapılmaz. Çoğu yamyam kabilede eti yenilen insanın iyi özelliklerinin onu yiyen kişiye geçeceği düşünülür. Bu yüzden özellikle kahramanca savaşan düşmanlar, cesarerlerin artırmak isteyen yamyamlar için ideal bir av haline gelir. Ayrıca yamyamlar ölen kişiyi yiyince, onun ruhunun  yok olduğuna inanırlar. Böylece düşman tam manasıyla ortadan kaldırılmış olur.

Bu yazı 9 Eylül 2007 tarihinde Akşam gazetesinin Pazar dergisi Brunch’ta yayımlandı.