Sakın geç kalma erken gel…

Neler Oluyor Hayatta, Yayımlanmış yazılarımdan, Yazılarım No Comments »

Eskiden ramazanlarda meyhaneler kapatılırmış. Bayram arifesinde meyhaneciler devamlı müşterilerinin evlerine midye ve uskumru dolmaları gönderirmiş. Buna “unutma bizi dolması” denirmiş.

Eskiden meyhanelere şerbethane denilirdi. Bunların kapısından içeri girince önce tezgâh göze çarpardı. Tezgâhın üzerinde rakı ve şarap kadehleri, su kupaları, ufak tabaklar içinde fasulye ve lahana haşlamaları, leblebi, kabak çekirdeği gibi mezeler bulunurdu.

Meyhanelerde rakılar ve şaraplar büyük küplerde muhafaza edilirdi. Meyhanelerin raflarında şarap ve rakı şişeleri dizilirdi. Akşamcılar için meyhanenin uygun yerlerine tahta sofralar konulur, bunların etraflarına dört ayaklı hasır iskemleler dizilirdi.

Samatya meyhaneleri akşamları ve tatil günleri pek eğlenceli olurdu.  Bu yüzden de uzak yakın demeyip İstanbul’un her tarafından buraya gelenler olurdu. Yeniçeri ocağının lâğvedilmesi olayından önce meyhanelerin uygun bir yerine büyük bir çıngırak asılırdı. Meyhane kapısına da akşamları bir nöbetçi konulurdu. Meyhanenin önünden bir zabit geçecek olursa, nöbetçi çıngırağı çeker ve meyhane kapısı derhal kapatılırdı. Zabit geçtikten sonra kapı yine açılırdı.

Akşamcıların bir de sabahçıları olurdu. Buna “mahmurluk bozmak” denirdi. Akşam içkiyi ve mezeleri fazla kaçıranlar sabahları mide bozukluğu, vücut kırıklığı ve baş ağrıları ile yataktan kalkarlardı. Bu halden kurtulmak için de tekrar rakı içerlerdi. Fakat sabah rakısının ilk kadehine biraz limon sıkarlardı.

Akşamcılar ve Ramazan

Akşamcılar Ramazan-ı Şerife hürmeten içkiye geçici bir süre için bırakırlardı. Akşamcıların içkiyi bırakması üç şekilde olurdu: İpçiler, kandilciler ve topçular. Bundan dolayı da birbirlerine “ipçi misin, kandilci misin, topçu musun?” diye sorarlardı. İpçi takımı Ramazan-ı Şerife onbeş gün kala Selâtin camilerinde mahya iplerinin kurulduğunu gördüklerinde, kandilci kısmı Ramazan boyunca minarelerin kandilerini gördüklerinde, topçu takımı da imsak topunu işittiklerinde içki içmeyi bırakırlardı.

Bayram gelince önce topçular bayram namazını kılıp çoluk çocuğu ile bayramalaşıp doğruca meyhaneye giderdi. Kandilci kısmına mensup olanlar bayramın birinci günü akşamı içkiye başlarlardı. İpçiler de bayrama hürmeten üç gün içki içmeyip dördüncü günü akşamı meyhaneye giderlerdi.

Sakın geç kalma erken gel

Meyhanelerden ve bunların müdavimlerininden söz edince ünlü yazar, gazeteci ve bestekar Ahmet Rasim’i anmamak olmaz.

ahmet_rasim.jpg

Ahmet Rasim Türk gazeteciliğinin temel taşlarından biridir. 1932’de 67 yaşında Heybeliada’da hayata veda eden Rasim döneminin önemli gazetelerinde çalışmıştı. Bu arada birçok dergide şiir ve makale yazmıştı. Milletvekilliği yaptığı yıllar dışında, Ahmet Rasim hayatını hep kalemiyle kazanmıştır.

Ahmed Rasim yazdığı birçok şiiri aynı zamanda bestelemiştir. Bestelerinden “Sakın geç kalma erken gel” alaturka müziğimizin en güzel şarkılarından biridir.

İçki âlemlerini çok seven Ahmet Rasim bir gün günlerce devam eden bir içki âleminde evi barkı unutur. Nihayet üst baş perişan eve döner. Rasim’i çok seven ve ona her zaman anlayış gösteren karısı yine hiç bir şey sormaz. Sanki kocası evden sabah çıkmış, akşam da dönmüş gibi davranır. Fakat kısa bir süre sonra sabahçı meyhanelerinin birinden gelen bir arkadaşı kapıya dayanır ve “Bir konuşacağım var, biraz dışarı gel” diye Ahmet Rasim’i çağırır.

Bu “biraz dışarı gel”in ne anlama geldiğini çok iyi bilen kadıncağız çaresizlik içinde hiç sesini çıkarmaz. Kapıya doğru yürüyen kocasına sadece “Sakın geç kalma, erken gel” der.

Tabii çıkış o çıkıştır… Gece olur, kadehler birbirini kovalar. Ahmet Rasim’in aklına karısının sözleri gelir ve hüzünlenir. Cebinden kalemini, kağıdını çıkarır ve karısının sözlerinden esinlenip yazmaya başlar:

Bu akşam gün batarken gel.
Sakın geç kalma erken gel.
Aman geç kalma erken gel.
Tahammül kalmadı artık.
Cefa etme bana mâhım,
Sonra tutar seni ahım!
Üzme beni şivekârım!
Sakın geç kalma erken gel!

Gece sona ererken üstad ve arkadaşları yola düşerler. Ağır adımlarla evinin yolunu tutan Rasim bir yandan da yeni şarkısını mırıldanmaktadır. Ahmet Rasim’i karısına teslim eden arkadaşları, yollarına devam ederken hep bir ağızdan bu yeni şarkıyı da söylerler: “Bu akşam gün batarken gel, sakın geç kalma erken gel…”

Bu yazı 14 Ekim 2007, Pazar günü Akşam gazetesinin Pazar eki Brunch’ta yayımlandı.

Yasaklı Kareler

Neler Oluyor Hayatta, Yayımlanmış yazılarımdan, Yazılarım No Comments »

Çocuklar için hazırlanmış çizgi filmleri dikkatle izlediğimizde, bazen filmin içine serpiştirilmiş hiç de çocuklara uygun olmayan mesajlarla karşılaşabiliriz.

Geçtiğimiz haftalarda Akşam’da ilginç bir yasaklama haberi yayımlandı. Ünlü çizgi roman kahramanı Tenten’in “Tenten Kongo’da” isimli macerasının İngiltere’de satışının durdurulması isteniyordu. Gerekçe de “Tenten Kongo’da” isimli kitapta, siyahların “maymunlar gibi gösterilip geri zekalılar gibi konuşturulması”ydı.

Bu tür yasaklamaların başlangıcı günümüzden yaklaşık seksen yıl öncesine kadar uzanıyor. Yani adı sansürle bir tutulan Hays’e kadar..

1920’lerde Hollywood’da birçok skandal meydana gelmişti. Bu nedenle hem filmlerin içeriğine hem de “Günah Şehri” olarak anılmaya başlayan Hollywood’a çekidüzen vermek için 1922’de Film Üreticileri ve Dağıtıcıları Birliği kuruldu. Bu birliğin başkanı William Harrison Hays’di. Hays Ofisi yapılmaması gereken şeyler ve dikkat edilmesi gereken konularla ilgili bir liste hazırladı.

1927’de sesli filmlerin ortaya çıkmasıyla daha resmi bir yönetmeliğe ihtiyaç duyuldu. Böylece 1930’da “Hays kanunu” olarak da bilinen “prodüksiyon kanunu” ortaya çıktı.

Hays Ofisi sadece gerçek oyuncuların yer aldığı filmleri değil, çizgi filmleri de denetliyordu. O dönemde birçok çizgi film sansüre uğramıştı.

1928 ve 1950 arasında Amerika’nın Walt Disney, Warner Bros, Metro-Goldwyn-Mayer, Merrie Melodies, Looney Tunes and R.K.O. Radio Pictures firmalarındaki en iyi animatörleri filmlerin içine bazı uygunsuz kareleri mükemmel bir şekilde yerleştirmişti. O dönemde yapılan binlerce çizgi filmde zenciler, eşcinseller, güneyliler, akıl hastaları, Araplar, Eskimolar, Asyalılar, Almanlar, Ruslar ve Avusturalyalılarla dalga geçen bir sürü sahne vardı. Bunlar o günlerde Hays’in makasından kurtulsalar da sonraki yıllarda TV kanallarının denetiminden kurtulamadı.

Filmlerin içine bazen insanları belli bir doğrultuda düşündürmeye yönlendirmeye amaçlayan mesajlar da konuluyordu. “Altın Çağ”ın bu konudaki en büyük ustası Walt Disney’di.

Walt Disney’in gizli mesajları

Amerikalı ünlü yazar Dan Brown, 2003’te yayımlanan “Da Vinci Şifresi” isimli kitabının bir bölümünde Walt Disney’in çizgi filmlerine gizli mesajlar yerleştirmekten hoşlandığını yazmıştı:

“Disney yaşadığı müddetçe, ‘modern zamanın Leonardo da Vinci’si’ diye övülmüştü. Her iki adam da yaşadıkları zamanın ötesinde, yetenekli birer sanatçı, gizli cemiyet üyeleri ve en önemlisi şakacı insanlardı. Leonardo gibi Walt Disney de sanatına gizli mesajlar ve semboller yerleştirmeye bayılırdı…

Disney’in Sinderella, Uyuyan Güzel ve Pamuk Prenses gibi masalları yeniden ele alması bir tesadüf değildi…

Ayrıca Pamuk Prenses’teki zehirli elmanın -zehirli elmadan ısırık alan prensesin kendinden geçmesi- Havva’nın Cennet Bahçesi’nden kovulmasına açık bir gönderme olduğunu anlamak pek de zor değildi…

Disney’in şirket imajına karşın, çalışanlarının eğlenceli bir yanı vardı ve sanatçılar Disney ürünlerine gizli semboller karıştırmaya bayılırlardı.”

‘Hızlı’ Gonzales’in hızı nasıl kesildi?

Bazı kareleri çıkartılan çizgi filmler, “Speedy Gonzales”e göre yine de şanslı sayılabilirler. Çünkü Speedy Gonzales sekiz yıl kadar bir süre önce tamamen yasaklanmıştı.

Meksikalı Fare Speedy Gonzales, 1995’te bir Oscar ödülü kazanmasına rağmen yasaklılar listesine girmekten kurutulmadı. Speedy Gonzales filmlerinin Meksikalıları ve onların hayat tarzını aşağıladığı iddia edildi. Bu iddialar, Looney Tunes çizgi filmlerinin yayımcısı Cartoon Network’ü harekete geçirdi. Kanal 1999’da Speedy Gonzales’in gösterimine son verdi. Fakat Speedy’nin hayranlarının başlattığı kampanya sayesinde Speedy 2002’de tekrar ekranlara döndü.

Komplo teorisi severler, sizi unutmadım. Bu bölüm sizin için!

Bir akşam Japonya’da 700’den fazla çocuk mide bulantısı ve öksürme nöbeti şikayetiyle hastanelere koştu. Konu hakkında yapılan geniş çaplı bir araştırma, bu fiziksel tepkilere televizyonun yol açtığını ortaya çıkardı.

Japon gençlerinin çok sevdiği bir animasyon dizisinde yer alan bir sahnenin bu rahatsızlıklara neden olduğu anlaşıldı.  O sahnede önemli karakterlerden birinin arkasındaki renkli patlama efekti, sinir hücrelerini uyarıp nefes alamamaya, bulanık görmeye ve mide bulantısına yol açmıştı.

Renkli patlama efekti hipnoza benzer bir etki yaratmıştı. Bu olay,  TV bağımlısı çocuklarda daha önce buna benzer rastlanan rahatsızlıkların nedenini de açıklıyordu.

Kimileri bu olayın yakın bir gelecekte kullanılmak istenen bir silahın, TV aracılığıyla çocuklar üzerinde küçük bir denemesi olduğunu ileri sürdü. Komplo teorisyenleri bundan birkaç yıl önce Rusya’nın “666” adı verilen bir bilgisayar virüsü üzerinde çalıştığını söylüyordu. Rusya bu virüs aracılığıyla bilgisayar kullanıcılarını hipnotize edip, tüm dünyayı kontrol altına alacaktı.

Son Söz

Eğer amacınız seyrettiğiniz herşeyde gizli bir mesaj bulmaksa, emin olun ki bulursunuz. Fakat belki de en iyisi Tom ve Jerry’nin keyfine varıp, çocukluk günlerimize kısa bir süre de olsa dönebilmektir.

Bu yazı 19 Ağustos 2007, Pazar günü Akşam gazetesinin ücretsiz Pazar eki Brunch’ta yayımlandı.

Yavedud Caddesi

Her Yerin Bir Hikayesi Var No Comments »

İstanbul’da halk arasında yüzyıllar boyu anlatılan bazı hikayeler vardır. Bunlardan biri de Yavedud Sultan hakkındadır.

Halk inançlarına göre Yavedud, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul kuşatmasına katılmıştır. Daha sonra İstanbul’da Ayvansaray semtine yerleşmiş ve bir mescit yaptırmıştır.

Bir başka söylentiye göre ise Yavedud, İstanbul’un alındığı gün ölmüştür.
Fetih günü Ayasofya’ya gelen Fatih Sultan Mehmed Terler Direk denilen yerde bir ışık görmüş. Padişah ve yanındakiler oraya gitmiş ve yerde göğsünde “Yavedud” yazan ölmüş birinin yatmakta olduğunu görmüşler. Cesedi gasledip sonra da defnetmek istemişler. Fakat o anda “Merhum gasledilmişti, hemen defnedin” diye bir ses duyulmuş.
Cesedi tabuta koyup, iskeleye indirmişler ve bir kayığa koymuşlar. Kayık kendi kendine ilerlemeye başlamış ve Eyüp civarında karaya yanaşmış. Karaya indiklerinde orada hazır kazılmış bir mezar olduğunu görmüşler. Mezarın içinden “Yavedud” diye bir ses gelmiş. Yavedud’u buraya defnetmişler.

Halk arasında Abdulvedud ismiyle de anılan Yavedud Sultan’ın kabri İstanbul’da Haliç kıyısında, Ayvansaray Caddesi’nin üzerindedir. Fatih Köprüsü’nün altındaki bu türbenin yola bakan duvarı üzerinde şunlar yazmaktadır:

“Fatih Sultan Mehmed Han’ın Fetih Gazilerinden Muharebe Başı Şeyh Abdüvedut Hazretleri Türbesi’dir.”

Yolun karşı tarafında Yavedud Sultan’ın kendi adını taşıyan küçük bir camii de vardır. Defterdar Caddesi’yle Ayvansaray Caddeleri arasında kalan bölüm de yine Yavedud’un adını taşımaktadır.

Bu yazı 06 Haziran 2005, Pazartesi tarihinde Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinde yayımlandı.

Zeynep Kamil Hastanesi

Her Yerin Bir Hikayesi Var No Comments »

Osmanlı Padişahı II. Mahmut’a karşı isyan eden Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa‘nın damadı Yusuf Kamil Paşa’nın İstanbul’a girişi yasaklanır. Mehmet Ali Paşa’nın kızı Zeynep Hanım, sürgün hayatı yaşayan kocasına kavuşabilmek için sürekli yetkili makamlara başvurur. Onlardan kocasının İstanbul’a gelebilmesi için izin vermelerini ister. Sonunda isteği kabul edilir ve kocasına kavuşur. Vezneciler’de bir konak yaptırırlar ve orada yaşamaya başlarlar.

Çok yardımsever oldukları için sürekli olarak çevrelerindeki yardıma muhtaç ailelere iyilikleri dokunur. Artık tek dilekleri bir çocuklarının olmasıdır. Fakat ne yazık ki hiçbir zaman çocuk sahibi olamazlar. Onlar da bugün Üsküdar Nuhkuyusu’nda hala hizmet vermeye devam eden, kendi adlarını taşıyan çocuk hastanesini 1860’ta kurarlar.

Yusuf Paşa’nın ve Zeynep Hanım’ın vefatlarından sonra, varisleri Said ve Abbas Halim Paşa’nın gönderdikleri paralarla hastane idare edilmeye çalışılır; fakat para yetersiz geldiği için hastane bakımsız kalır.

1898’de hastanenin idaresine dönemin ünlü doktorlarından Operatör Cemil Paşa getirilir ve hastane için de yepyeni bir dönem başlamış olur.

Zeynep – Kamil Hastanesi’nin bir özelliği de görev yapan iki başhekiminin İstanbul belediye Başkanlığı yapmasıdır. 54 yıl ara ile göreve gelen iki başhekim zamanında hastane büyük yeniliklere sahne olmuştur. Bu iki başhekimden biri Operatör Cemil Topuzlu, diğeri de Doç. Dr. Fahri Atabey’dir.

Zeynep Hanım’la Yusuf Kamil Paşa’nın türbesi hayattayken çektikleri çocuk hasretini gidermek istercesine, güzel havalarda çocukların neşe içinde oyunlar oynadığı Zeynep Kamil hastanesinin bahçesindedir. Bir gelenek olarak hastanede doğan kız çocuklarına Zeynep, erkek çocuklarına da Kamil adı verilmektedir.

Bu yazı 21 Haziran 2005, Salı tarihinde Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinde yayımlandı.

Kanarya

Her Kelimenin Bir Hikayesi Var, Yayımlanmış yazılarımdan, Yazılarım No Comments »

Kanarya kelimesinin ilginç bir hikayesi vardır, çünkü bu sevimli kuşun adı bir zamanlar “Kanarya Adaları”nda yaşayan köpeklerden gelmektedir.

Kanarya kelimesinin geçmişi Latince canarius’a kadar uzanmaktadır. Bu, köpek anlamına gelen kaniş’ten türemiş bir kelimedir.

Romalılar günümüzde “Kanarya adaları” olarak bilinen yere ilk geldiklerinde burada oldukça fazla sayıda vahşi köpek olmasına şaşırmışlardı. Adadaki köpek nüfusunun fazlalığından dolayı Romalılar buraya “köpekler adası” anlamına gelen “canaria insula” adını vermişti.

Fakat adada yaşayan tek canlı bu vahşi köpekler değildi. Çok sayıda kanarya da vardı. Adaya “canaria insula” ismi verildiği için bu kuşlara da adanın adından yola çıkarak kanarya ismi verildi.

Yeşilimsi veya sarı tüylü, küçük ötücü bir kuş olan kanarya, Türkiye’nin en başarılı futbol takımlarından biri olan Fenerbahçe’nin de sembolüdür.

Kanaryanın neden Fenerbahçe’nin sembolü olduğuna dair çeşitli hikayeler anlatılmaktadır. Bunlardan birine göre Fenerbahçe Stadı yakınlarındaki Kuşdili Çayırı eskiden tam bir kuş cennetiymiş. Burada yaşayan kuşlardan en güzeli de kanarya olduğu için Fenerbahçe’ye sembol olarak kanarya seçilmiş.

Bir başka rivayete göre ise, sarı kanarya sembolü 1940′larda Fenerbahçe kalesini koruyan efsanevi kaleci Cihat Arman‘ın kendisiyle özdeşleşen sarı kazağından ortaya çıkmış. Cihat Arman sarı kazağı ve bir kanarya gibi süzülerek yaptığı kurtarışlar nedeniyle kanarya lakabını almış; bu da zamanla tüm takımın sembolü haline gelmiş.

Bu yazı 03 Temmuz 2005, Pazar tarihinde Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinde yayımlandı.

Kolonya

Her Kelimenin Bir Hikayesi Var No Comments »

Güzel kokusuyla bize ferahlık veren, alkollü bir sıvı olan kolonyanın yaklaşık 300 yıllık bir geçmişi vardır. Ülkemizde belki de en çok tercih edilen tür olan limon kolonyasının çok basit bir içeriği vardır: 80 derecelik etil alkol, limon esansı ve su.

İlk kolonyayı yapan kişi Almanya’nın Köln şehrinde yaşayan Giovanni Maria Farina isimli bir İtalyandır. Farina 1685’te İtalya’nın Novara şehrinde dünyaya gelmiş, 1766’da Köln’de hayata veda etmiştir.

Bazı kaynaklara göre kolonya ilk kez 1690’lı yıllarda Köln’e yerleşen Giovanni Paola Feminis tarafından yapılmıştır ve formülü de onun tarafından Farina’ya verilmiştir.
Giovanni Maria Farina daha sonra bu formülü yeğeni Johann Maria’ya vermiştir. Farina ailesi kolonya üretimi yaptıkları fabrikalar kurarlar. Bu fabrikalara Farina adı verilir. 1839’da farinaların sayısı 39’a ulaşmıştır.

Farina ailesi üyelerinden biri olan Jean Marie 1806’da Fransa’ya gider ve Paris’e yerleşir. Orada kolonya üretimi yapmaya başlar.

Fransızlar Almanya’nın Köln şehrine kendi dillerinde Cologne dedikleri için Jean Marie’nin yaptığı bu kokulu sıvıya da eau de Cologne yani “Cologne (Köln) Suyu” derler. Bu ifade zamanla kısalır ve sadece cologne (kolonya) olarak kullanılmaya başlar.

Bu yazı 22 Nisan 2005, Cuma tarihinde Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinde yayımlandı.

Hamburger

Her Kelimenin Bir Hikayesi Var No Comments »

Çoğumuzun Amerika’nın yeme kültürüyle özdeşleştirdiği hamburgerin ilk kez Tatarlar tarafından yapıldığını biliyor muydunuz?

Birçok insan hamburger kelimesinin İngilizce’de jambon anlamına gelen ham kelimesinden türetildiğini düşünür. “Fishburger” ve “cheeseburger” gibi kullanımlar da bu düşünceyi destekler.

Fakat hamburger, “ham” ve “burger” kelimelerinin birleşmesinden değil “hamburg” ve “er”in birleşmesinden meydana gelmiştir. Almanca’da Hamburger, “Hamburg’dan” anlamına gelir.

Onüçüncü yüzyılda Sibirya, Rusya, Doğu Avrupa, Kırım ve Polonya’yı zapteden Tatarlar; etin lezzetli olmayan bölümlerini değerlendirmek için kendilerine özgü bir yöntem bulmuşlardı.

Etin bu kısımlarını ince ince kıyıp, çeşitli baharatlarla karıştırarak çiğ olarak yiyorlardı. “Tatar Bifteği” olarak adlandırılan bu özel yiyecek Alman liman kenti Hamburg’a kadar ulaştı. Tatar bifteği Hamburg’a gelince isim değiştirdi ve “Hamburg bifteği” oldu.

“Hamburg bifteği” 19. yüzyılda Alman göçmenlerle beraber ABD’ye de ulaştı. Fakat ABD’de artık çiğ olarak değil pişirilerek yeniliyordu.

“Hamburger” kelimesi ilk kez 1889’da Washington’da yayınlanan Walla Walla isimli bir gazetede görüldü.

1948’de ABD’de ilk McDonald’s restoranı açıldı. McDonald’s önceleri sadece sosisli sandviç satıyordu. Fakat McDonald’s’ı adeta bir imparatorluk haline getiren Ray Kroc 1954’de ekibe katılınca, sosisli sandviçlerin yerine hamburger satılmaya başlandı. Böylece hamburger de Amerikan kültüründeki yerini almış oldu.

Bu yazı 16 Şubat 2005, Çarşamba tarihinde Halk’a ve Olaylara Tercüman gazetesinde yayımlandı.

Evvel zaman içinde İstanbul…

Tarihten Bir Yaprak No Comments »

1822 – 1895 yılları arasında yaşamış olan Cevdet Paşa’ya yabancı bir diplomat “İstanbul’un havası nasıldır” diye sormuş. Cevdet Paşa da “Lodos eser yaz olur, poyraz eser kış olur” cevabını vermiş.

Gerçekten de İstanbul’da bazen hiç olmadık zamanlarda sıcak ya da soğuk havayla karşılaşabiliyoruz. Bu yıl da nerdeyse yazdan kalma diyebileceğimiz günler sayesinde ılık bir sonbahar geçirdik. Artık kış sanki geç kalmışlığının acısını çıkartır gibi hızla soğuk yüzünü göstermeye başladı. Fakat yine de şiddetli yağışlar başlamadan hala İstanbul’da dolaşabileceğimiz bir çok yer var. Örneğin İstanbul’un tarihi sokakları, mahalleleri. Hepsinin kendine has bir havası var.

İstanbul’un binlerce sokağı arasından ilginç isimleriyle insanların dikkatini çekenler var: Kadıyoran Caddesi, Sinekli Bahçe Sokağı, Tavuk Uçmaz Sokağı, Basamaklı Merdiven Sokağı, Bira Sokağı, Birahane Sokağı, Birinci Küme Sokağı, Bitpazarı Sokağı, Çalar Saat Sokağı, Çoban Aldatan Kuşu Sokağı, Çöpçatan Sokağı, Kapalı Bakkal Sokağı, Kibritçi Kız Sokağı…

İstanbul’da 1955’te belediye sınırları içindeki mahalle sayısı 268’di. Bu sayı zamanla nüfus artışı nedeniyle çoğalmış ve bu sayının yaklaşık 2,5 katına çıkmıştır.

1950’li yılların başında şehirsel alanda yer alan mahallelerdeki konut sayısı azdı. İnsanlar genellikle küçük bir bahçesi olan, bir ya da iki katlı evlerde oturuyordu. Bu evler arasında çoğunlukla dar ve çıkmaz sokaklar yer alırdı. Sebze – meyve bostanları da vardı. İstanbul 1930’lu yıllarda Harbiye’ye, 1940’larda Şişli’ye ve 1950’lerde de Mecidiyeköy’e uzanmıştır. 1950’li yılların başında Boğaziçindeki yeşil alanlara ve ormanlara ilk defa konut yapılmaya başlanmıştır.

1950’li yıllarda şehir kuzeye doğru yayılmış ve Levent, Etiler ve Nisbetiye mahalleri oluşmuştu.

1935’te ikibin nüfuslu bir köy olan Mecidiyeköy’de yaşayanlar genellikle dut ve çilek yetiştirerek geçimlerini sağlıyordu. 1955’te Mecidiyeköy, Şişli’nin bir Mahallesi olarak görünüyordu.

1970’li yıllarda 20 bine yakın nüfusu ile Mecidiyeköy bir şehiriçi yerleşim alanı haline gelmiştir. Fakat giderek artan işmerkezlerinin sayısı nedeniyle 2000’li yıllarda Mecidiyeköy’de nüfus azalmış ve konut alanlarının yerini işyerleri almaya başlamıştır.
1975’ten sonra göç ve hızlı nüfus artışı nedenleriyle İstanbul belediyesinin sınırları dışındaki alanlarda büyüme artmıştır. Bahçeşehir ve benzeri uydukentler de bu dönemden sonra kurulmaya başlanmıştır.

1980’lerden sonra Türkiye’de görülen ekonomik, toplumsal ve kültürel değişimin kentlerde görülen etkilerinden biri de yerleşim alanlarındaki gelir düzeyine göre farklılaşma oldu. Son yirmi yılda orta ve üst gelir düzeyindeki birçok aile İstanbul merkezindeki eski gözde semtler yerine, şehrin dış alanlarında yeni kurulan altyapısıyla, inşaat kalitesiyle, çevre düzenlemesiyle son derece modern yeni yerleşim bölgelerinde yaşamayı tercih etti. Bunda otomobil sahipliliğinin artmasının da etkisi oldu.

Geçmişte kültürel özelliklerin yerleşimde etkili olduğu İstanbul’da artık gelir düzeyi konut seçiminde belirleyici duruma geldi.

Şehir merkezindeki semtlerin giderek kalabalıklaşması ve eski mahalle havasının kaybolması da, Bahçeşehir ve benzeri uydu yerleşim alanlarına insanların taşınmasına neden oluyor.

Haldun Taner “Çok Güzelsin Gitme Dur” isimli eserinde İstanbul için şunları yazmıştır: “… Geçenlerde hesapladım. Bu sihirli kentin tam yirmialtı ayrı semtinde oturmuşum zaman zaman. Bir sevgilinin kolunu, boynunu, yüzünü, bileklerini, ellerini ayrı ayrı sever gibi.”
Yaşadığımız şehir daha iyi tanımak için en iyi yöntem belki de kaybolmayı göze alarak zaman zaman yürüyüşlere çıkmaktır. Kış iyice hüküm sürmeye başlamadan bence hepimizin biraz kaybolması gerekiyor İstanbul’un sokaklarında….

Tekrar görüşünceye kadar hoşçakalın.

Bu yazı Pazarola dergisinin Aralık 2004 sayısında yayımlandı.

WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Giriş