Edison’un ruh kapanı

Elektrik ampulünün mucidi Edison, 70’li yaşlarında doğaüstü varlıklara ilgi duymaya başlamıştı. Bunların var olup olmadığı anlamak için bazı deneyler de yapmıştı. Bu deneylerin birinde Edison bir ruh çağırıp onu yakalamaya çalışmıştı.

Thomas Edison

1920’nin karanlık bir kış gecesinde büyük bir laboratuvarın karanlık bir odasında  küçük bir grup toplanmıştı. Bu insanların orada bulunma sebebi ünlü bilim adamı Thomas Edison’un yapacağı bir deneye tanıklık etmekti.  Bu oldukça ilginç bir deney olacaktı. Çünkü mezarlıktan bir ruh çağrılacak, sonra ruh yakalanıp hapsedilecekti.

O gün orada bulunanların dışında kimsenin bu deneyden uzun süre haberi olmadı. Edison 73 yaşındaydı. Birçok önemli buluşu olan saygın bir bilim adamıydı. Belki de bu yüzden 1920’de birkaç arkadaşının gözü önünde yaptığı bu enteresan deneyin duyulmasını istemiyordu.  Edison’un ölümüne kadar, hatta onun ölümünden sonraki birkaç yıl boyunca deneyin tanıkları sözlerini tuttular. Fakat 1933’te Modern Mechanix dergisinde 13 yıllık bu sır açığa çıktı.

Edison, laboratuvarındaki karanlık bir odada foto elektrik ünitesi kurmuştu. Kuvvetli bir lambadan gelen çok ince bir ışık, ünitenin yüzeyine çarpıyor ve bu da elektrik akımına dönüşüyordu. Objenin küçük ya da büyük olması farketmiyordu. Sigaranın dumanı kadar bir yoğunluk bile rahatlıkla tespit edilebiliyordu.

10 saat süren deney

Deney başlayacağı zaman gruptaki spiritüelistler çağrıldı. Onlardan, hayaleti çağırmaları ve geldiğinde de ışığa doğru yürümesi için komut vermeleri istendi. Spiritüelistler kendilerine özgü ruh çağırma törenlerini yaparken, bilim adamları da elektrik gözü izliyordu. Çünkü hayalet geldiği takdirde, ışıkta bir kesinti olacak ve gözde bir titreme meydana gelecekti.

10 saat geçti. Fakat hayalet geldiğini gösteren en ufak bir belirti bile olmadı. Anlaşılan hayaletler bu soğuk kış gecesinde ebedi ikametgâhlarında ayrılmak istememişlerdi.  Bilim adamlarının bir an olsun gözlerini ayırmadıkları göstergede ise en ufak bir kıpırtı dahi olmamıştı.

Büyük mucit gerçekçi bir insandı. Eğer hayalet denen şeyler gerçekten varsa, Edison bunların sıradan maddelerin hiç olmazsa bazı özelliklerine sahip olmaları gerektiğini düşünüyordu. Bu yüzden de bunların Edison’un elektrik gözü tarafından yakalanması gerekiyordu.

Bilmek ve inanmak

Edison hayatının sonuna kadar, insanların ve hayvanların içindeki “can” denilen şeyin sayısız aktivitenin bir sonucu olduğuna inandı. Edison bunlara “ebedi birimler” adını vermişti. Bunlar,  ilahi gücün belirlediği yönde hareket ediyorlardı.

Bilim adına birçok şeyi göze alabilen Edison, hipotezini kanıtlamak için kendi parmağını bile yaktı. Ama öncesinde yakacağı parmağın parmak izini almıştı. Yanık, Edison’un derisindeki tüm çizgileri silecek derinlikteydi. Yara iyileştikten sonra Edison parmağının izini tekrar aldı. Sonuç beklediği gibiydi. Yani eski parmak iziyle yeni parmak izi birbirinin aynısıydı. Derideki çizgiler orijinal hallerine dönmüşlerdi. Böylece Edison hipotezini doğrulamış oluyordu. Yani parmak derisinin, orijinal haline uygun şekilde yeniden  oluşmasını sağlayan “ebedi birimler” gerçekten de vardı. Onun inanışına göre insanoğlu buna benzer hayat birimlerinin birleşiminden meydana geliyordu.

Edison hipotezinin daha iyi anlaşılabilmesi için şu örneği vermişti. Bir devin Brookly’ni ziyaret ettiğini düşünün. Bu devin görebildiği en küçük şey ise Brooklyn köprüsü olsun. Ziyaretçimiz büyük ihtimalle köprünün tabiatta kendi kendine ortaya çıkmış bir şey olduğunu düşünecektir. Dev bu köprüyü yerle bir edip şehri terk etse; birkaç yıl sonra da geri dönüp köprüyü yeniden yapılmış olarak bulsa… Dev, bu cismin yeniden eskisi gibi yapılabilmesi için ona rehberlik eden bir zekanın olduğunu düşünmeyecek midir? İşte Edison’un inanışı da buydu.

Herkes bir şeye inanır. Gerçekte ise çoğu kimse bir şey bilmez. Herkes olayları kendi inancına göre açıklar. Edison ise kuru bir inanç yerine olayların arkasındandakileri anlamaya çalışmıştı. Stephen King bir romanında inancı bir örnekle açıklar. Üzerinde oturduğumuz koltuğun yarın burada olacağını bilemeyiz. Ama yarın koltuğun burada olacağını bildiğimizi söyleriz. Çünkü onun burada olacağına dair bir inancımız vardır. İnanç bir şeyin olmasına ya da olacağına inanmaktır. Ama koltuğun yarın burada olup olmayacağını bilemeyiz. Bir bakarsınız hırsızın biri koltuğu çalıp gider. Ama biz böyle bir şey olmayacağına inanırız.

İnanç çok önemli bir şeydir. Ama daha da önemlisi bilerek inanmaktır.

Barış Özkök’ün bu yazısı 29 Haziran 2008 tarihinde Akşam Gazetesi’nde yayımlandı.

Share Button

Bu konuda görüşlerinizi yazın