İstanbul bitmez…

Türkiye’nin ilk belgesel kanalı İZ, geçtiğimiz yıl Venedik’te yapılan Hot Bird TV Ödülleri final gecesinde, “Avrupa’nın en iyi belgesel kanalı” seçildi. İZ 2006’da da belgesel kategorisinde mansiyon almıştı.

Eray Canberk ve Rüknü Özkök kitaplarını imzalarken

İZ’de İstanbul’la ilgili bir program yayımlanıyor: “Ömür Biter İstanbul Bitmez”. Programda Rüknü Özkök ve Eray Canberk, İstanbul’un tarihi mekanlarını dolaşarak buralar hakkında bilgi veriyorlar. Özkök ve Canberk Mayıs 2005’te programlarıyla aynı ismi taşıyan bir kitap da yayımladılar.

Programın geçtiğimiz hafta yayımlanan bölümünde anlatılan bazı mekanları bugün Rüknü Özkök’ün rehberliğinde geziyoruz.

Kefevi Cami (Kefeli Cami)

Kefevi Cami, Kariye yakınlarında Draman Caddesi’nin üzerindedir. Burası eskiden “Ay Nikolas” adlı bir kilise idi. 1475’te Kırım’ın fethedilmesinden sonra Kefe’den gelen Latin ve Ermenilerin Rumlarla birlikte kiliseyi kullanması uygun görülmüştü.  Edirnekapı, kara yoluyla İstanbul’a gelen kervanların giriş yaptı yerlerdendi. Bu nedenle bu kilise genellikle “Gümrük Kilisesi” adıyla anılmaktaydı.  Kilise daha önceleri de,  Kefe’den gelip giden Dominiken keşişlerinin elinde olduğu için bölgeye “Küçük Kefe” adı verilmişti.

Kefevi Camii

Kilise IV. Murat devrinde camiye çevrildi. Ermenilere de ibadet etmeleri için Balat’taki eski, kapanmış bir Rum kilisesi (Surp Hıreşdagabet) verildi.

Caminin tuğladan olan minaresi sol taraftadır. Cami daha önce kilise olduğu için dikdörtgen yapıdadır. Daha çok cemaatin namaz kılmasını sağlamak için ikinci bir mihrap konmuştur.  Kapısı üzerinde

Aşık isen can baş üstü gel beru

Müfsit isen bak kapıdan dön geru…

yazısının bulunduğu tarih kitapları yazmaktadır. Günümüzde ise bu yazıdan hiçbir iz kalmamıştır.

Sırada Karagümrük bölgesinde Mimar Sinan’ın iki eseri var. Fakat daha önce bunların hemen hemen tam orta yerinde bulunan bir çeşmeden söz edeceğiz.

Sarayağası Çeşmesi

Hasan Fehmi Paşa Caddesi’nde ilerlediğimizde bir meydan çeşmesine ulaşırız. Çeşme, bu caddenin Sarayağası Sokak ile kesiştiği yerdedir. 1682’de yapılan Çeşme, Edirne Sarayı’nda görevli olan Mustafa Ağa’nın hayır eseridir.

Çeşme üzerinde ölümsüzlüğü simgeleyen iki servi ağacı resmi var. Çeşme üzerinde bulunan demir bir halka dikkat çekmektedir. Eskiden buralarda yoğun ticaret yapılmaktaydı.  Hayvanlarıyla gelen tüccarların hayvanlarını bu halkaya bağladığını tahmin etmek zor değildir. Çeşme günümüzde terkedilmiş ve kullanılmaz bir haldedir.

Mimar Sinan’ın bu bölgede oldukça çok eseri var. Bunlar birbirine yaklaşık 200’er metre mesafede bulunuyor. Mimar Sinan’ın bu bölgede yaptığı eserlerin ilki Üçbaş Cami’dir.

 

Üçbaş Cami

1523’te yapılan bu camiye Nurettin Hamza Mescidi de denmektedir.  Osmanlılarda berberler kahvehanelerde çalışırlardı. Camiyi yaptıran Nurettin Hamza, üç adam başını bir akçeye tıraş edermiş. Bu camiyi berberlik yaparak biriktirdiği paralarla yaptırdığından Üçbaş Cami denir. Başka bir görüşe göre de Nurettin Hamza, Karasu’daki Üçbaş köyünde doğduğu için ona bu ad verilmiştir.

Mimar Sinan’ın yaptığı ilk eserlerden olan bu cami, İstanbul yangınları nedeniyle harabeye dönmüştür. Yakın zamanlarda yeniden yaptırılan caminin eski özelliğinden eser kalmamıştır. Caminin yalnızca minaresinin şerefeye kadar olan bölümü yapıldığı döneme aittir. Cami bahçesinde bulunan mezarlıkta 30 kadar kişinin kabri bulunmaktadır.

 

Semiz Ali Paşa (Kalın Ali Paşa) Medresesi

1564’te ölen Semiz Ali Paşa aşırı şişman bir adamdı. Topkapı Sarayı’nda Babı Selam’dan içeri yalnızca padişahlar at üstünde girebilirdi. Fakat Semiz Ali Paşa çok şişman olduğundan rahatlıkla yürüyemezdi. Bu nedenle onun Babı Selam’dan içeri at üstünde girmesine izin verilmişti.

Semiz Ali Paşa,  Atik Ali Paşa Cami yanındaki medreseyi yaptırmıştır. Depremler ve yangınlar nedeniyle yıpranan medresenin ana kapısı Hasan Fehmi Paşa Caddesi üzerindeydi. Bu kapı kapatıldı ve kör duvara giriş için kapı açıldı. Semiz Ali Paşa Medresesi Mimar Sinan tarafından 1558-1559 yıllarında yapıldı. Yapım tarihi kesin olarak belli olmayan medrese günümüzde Sağlık Ocağı ve dispanser olarak kullanılmaktadır.

Haldun Taner “Çok Güzelsin Gitme Dur” isimli eserinde İstanbul için şunları yazmıştı: “Geçenlerde hesapladım. Bu sihirli kentin tam yirmialtı ayrı semtinde oturmuşum zaman zaman. Bir sevgilinin kolunu, boynunu, yüzünü, bileklerini, ellerini ayrı ayrı sever gibi.”

Bu sihirli kenti daha iyi tanımak için en iyi yöntem, kaybolmayı göze alarak arada bir uzun yürüyüşlere çıkmaktır. Yaşadığımız kenti keşfedebilmek için belki de hepimizin biraz kaybolması gerekiyor İstanbul’un sokaklarında…

Barış Özkök’ün bu yazısı 13 Ocak 2008 tarihinde Akşam Gazetesi’nde yayımlandı.

Share Button

Bu konuda görüşlerinizi yazın