Mevlânâ Celaleddin Rumî

Osmanlı hükümdarları Mevlânâ’ya çok önem verirdi. Doğu seferlerine çıkan Osmanlı hükümdarları Mevlânâ Türbesi’ni ziyaret ederler ve sandukası üzerindeki örtünün saçaklarını öperlerdi.

Mevlânâ’nın tasavvufi görüşleri üzerine kurulan Mevlevilik, Osmanlı İmparatorluğunun sosyo-kültürel hayatında önemli bir rol oynamıştır. Mevlânâ insanlığı kucaklayan mesajlar vermiştir. İslam’ın evrensel temalarını yakalamış ve insanlara sunmuştur. O’nun Mevlevi kimliği hoşgörüyü esas alan kültürel bir kimliktir. Irk ve din farkı gözetmeden insanı, insanlığı seven Mevlânâ, “Bana gel, bana gel, ne olursan ol bana gel. Kâfirsen de, putperestsen de, gâvursan da bana gel. Bizim bu meclisimiz ümitsizlik meclisi değildir. Binlerce defa tövbeni kırmış da olsan bana gel.” diyecek kadar hoşgörülüdür.

Mevlânâ Celaleddin Rumî 30 Eylül 1207’de Belh şehrinde doğdu. Hayatının ilk yıllarını orada geçirdi. Burada Farsça’yı anadili gibi benimsedi. O kadar ki yıllar sonra Konya’ya gelince oranın Türk Oğuz lehçesini yadırgadı. Bu yüzden “Beni yabancı tutmayın, ben de bu memlekettenim, aslım Türktür ama Farsça konuşuyorum” demişti.

Mevlânâ’nın babası Muhammed Bahaeddin, Sultanülulema (Alimlerin Sultanı) olarak tanınan devrinin en önemli âlimiydi. Onun ününü duyan Selçuk Sultanı Alaeddin Keykubad I, Muhammed Bahaeddin’i Anadolu’ya davet etti. Böylece Mevlânâ babası ile beraber Konya’ya yerleşti.

Babasının ölümünden sonra onun yerine medresede ders veren Mevlânâ, 1244’te Tebrizli Şems ile tanışır. Mevlânâ artık zamanının çoğunu Şems’le geçiriyor, onunla konuşmaktan zevk alıyordu. Mevlânâ’nın artık halkla, müridleri ve dervişleri ile uğraşmaya pek vakti olmuyordu. Bu ise onu seven dervişlerine çok ağır geliyordu. Bu yüzden Şems’i kınamaya başladılar. Baskılara dayanamayan Şems sonunda Şam’a kaçtı.

Mevlânâ çok üzülmüştü. Oğlu Sultan Veled’i Şam’a göndererek Şems’i Konya’ya davet etti. Şems geldi. Mevlânâ ile Şems arasındaki eski sohbetler yine başlamıştı. Fakat Şems’i çekemeyen bir sürü kişi vardı. Sonunda Şems bir gün ortadan kayboluverdi. Bir rivayete göre öldürülmüştü.

Mevlânâ’nın cenazesi nasıl kaldırıldı?

Mevlânâ Celaleddin Rumî, sohbet arkadaşı Şems’in aniden ortadan kaybolmasının ardından üzüntülü bir hayat sürüyordu. Her gün bir müjdeci bekliyordu. Ona bazen “Şems’i falan yerde gördüm” gibi yalan haberler getirenler olurdu. Mevlânâ bunun yalan olduğunu anlardı. Fakat yine de haberi getirene üstünde başında ne varsa verirdi. Haberin yalan olduğu kendisine söylenince de, “Ben yalan habere sarığımı, feracemi verdim, doğru olsaydı canımı verirdim” derdi.

Mevlânâ bir gün ansızın hastalandı. Rahatsızlığı Konya ve çevresinde derin bir üzüntü uyandırmıştı. Başta Selçuklu Sultanı üçüncü Gıyaseddin Keyhüsrev olmak üzere bütün vezir ve emirler hizmetine koşmuşlardı. Sarayın ünlü hekimleri tabib Gazanfer’le tabib Ekmelüddin, Mevlânâ’nın başı ucundan ayrılmıyorlardı. Fakat bütün çabalar boşa gidiyordu. Mevlânâ günden güne çöküyordu. Sonunda hastalığın kırkıncı gününde (17 Aralık 1273) Hazreti Mevlânâ vefat etti.

Konya’yı yoğun bir matem havası bürümüştü. Ertesi sabah erkenden büyük bir cenaze alayının hazırlıkları başladı. Devletin ileri gelenleri, emirler, medrese hocaları, öğrenciler, Türk, Acem, Arap, Ermeni, Rum, Yahudi, her din ve mezhepten halk cenazeye katılmıştı. Hemen herkes tabuta el sürmek istiyordu. Bu da müthiş bir izdihama sebebiyet veriyordu. Caddeler tamamen tıkanmıştı. Tabut olduğu yerde duruyor, ilerleyemiyordu.

On onbeş dakikalık Musalla yolu akşama kadar ancak bitmişti. Yolda tabut birkaç kere kırılmış, tekrar tekrar tamir edilmişti. Nihayet Musallaya varıldı. Mevlânâ, namazının Sadreddin Kunevî tarafından kılınmasını vasiyet etmişti. Fakat Şeyh Sadreddin tabutun önüne gelince üzüntüsünden bayıldı.  Onun yerine Kadı Sıraceddin namaza durdu.

Büyük Mevlânâ, “Ben ölüp de tabutumu geçirdikleri zaman, benim bu cihanın derdi ile uğraştığımı zannetme. Cenazemi görünce: ‘Eyvah! ayrılık! diye ağlama!…’ Benim sevgilime kavuşmam asıl o zamandır.” buyurmuştur.

Mevlânâ’nın türbesi

Mevlânâ türbesini Tebrizli Bedrettin adında Mevlânâ hayranı bir mimar yaptı. Mevlânâ Türbesi ve Dergahının yanındaki caminin temeli Kanuni Sultan Süleyman zamanında atılmış ve II. Selim zamanında tamamlanmıştır. Mimar Sinan’ın kalfaları tarafından yapıldığı tahmin edilen eser İstanbul’daki Fatih Camii’nin mimari özelliklerine benzer yapıdadır.

I. Selim zamanında Mevlânâ Dergahı Mescidi ve Semahanesi’nin yapımı tamamlanmıştır. Türbenin de bulunduğu Konya Mevlevi Dergahı, Konya Asar-ı Atika Müzesi adıyla 1926 yılında ziyarete açıldı. 1954 yılında yeniden düzenlendi ve “Mevlânâ Müzesi” adını aldı.

Barış Özkök’ün bu yazısı 16 Aralık 2007 tarihinde Akşam Gazetesi’nde yayımlandı.

Share Button

Bu konuda görüşlerinizi yazın