Ramazan ayının gerçek anlamı

Ramazan’da genelde “nerde  o eski ramazanlar” diye iç geçirilir. Direklerarası eğlenceleri, Şehzadebaşı’ndaki kahveler, karagözler hacivatlar anlatılır durulur. Fakat çoğunlukla oruç ibadetinden pek söz eden olmaz.

Bir dönem televizyonlarda değişmez iftar saati manzarası, Sultanahmet ve Ayasofya camiilerinin uzaktan görüntüsüydü. Fonda da ney çalardı.

Ben hiç takvime bakmasam da ramazanın gelişini gazetelerden anlarım. Ne zaman ki, Osmanlı dönemini anlatan yazılar çıkmaya başlar, bilirim ki artık ramazan gelmiştir. Bu yazıların yanında bir de Ahmet Hoca ile ramazan ya da Mehmet Hoca sorularınızı yanıtlıyor tarzında köşe de olursa, dört dörtlük bir ramazan sayfası hazırlanmış demektir. Ama merak etmeyin. Çok değil 1 hafta sonra, aynı sayfalarda ünlü işadamı Hamdi beyin havuz başındaki lahmacun partısinde ağzında 5 lahmacunla verdiği pozlar yayımlanacak. Hamdi beyin fotoğrafı çıkınca ben de anlayacağım ki, artık ramazan bitmiştir.

Direklerarası eğlenceler, Şehzadebaşındaki kahveler, Süleymaniye’deki eski teravih namazları… bu sıralar birçok gazetede okuyorsunuz. İyisi de var kötüsü de. O konuya girmeyeceğim. Biliyorsunuz bu sayfada zaten sık sık Osmanlı dönemini anlatan yazılar yazıyorum. O yüzden bu hafta biraz değişiklik yapıp direklararasını bir kenera bırakalım ve bu kutsal ayın gerçek manasını anlamaya çalışalım.

Oruç

Oruç, kişinin canının çektiği şeylerden perhiz etmesidir. Amacı bedeni ve nefsi terbiye, kalbi ve vicdanı temizlemektir. Oruç her dinde görülen bir ibadettir. Eski dinlerde çile çıkarmak, günlerce aç durmak, bedeni cezalandırmak şeklindeydi. Yahudilerin orucu perhiz, Hıristiyanlarınki yortudur. Namaz da her dinde vardır. Eski dinlerde buna âyin denilirdi. Yahudilerde ilk zamanlarda namaz sayısı çoktu. Hz. Musa kırk gün namaz kılıp, kırk gün de oruç tutardı. Sonraları bu namazlar Talmud (Tevrat’ın tefsiri) yazanlar tarafından üç vakte indirildi. Bunlar baş örtülü olmak üzere secdesizdir; diğer bakımlardan bizim namazımıza yakındır. Yahudilerde oruç, her ay üç gün oruç tutmaktan ibarettir. Sonraları hamursuz bayramları ve perhizler şeklini almıştır. Müslümanlıkta namaz ve oruç, Peygamber’in yaptığı ve öğrettiği şekilde yapılır. Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Kötülüklerden sakınasınız diye size sayılı günlerde oruç farz kılındı. Sizden evvelkilere farz kılındığı gibi” (Bakara 183), buyurulmuştur. Bu âyet orucun Müslümanlıktan önceki dinlerde de bulunduğunu gösterir.

Oruç, Müslümanlara yılda bir ay (Ramazanda) farzdır. Kur’an-ı Kerim’de Ramazanın bir hidayet (doğru yol) ayı olduğu anlatıldıktan sonra şöyle buyurulmuştur: “O ayda hazır olan kimse oruç tutsun; hasta olan, seferde bulunan kimse de, tutmadığı günler sayısınca diğer günler tutsun. Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez” (Bakara 185). Oruç, tan yerinin ağırmasından güneşin batmasına kadar, ibadet amacıyla yiyeceklerden uzak durmaktır. Birşey yenilip içilmemesi imsak (perhiz), bunun tersi de iftardır. Tan yerinin ağırmasından  önceki oruca hazırlanma ve yemek yeme zamanına sahur denir.

Kaza ve keffâret

Ramazan gelince, gazetelerde Osmanlı dönemiyle ilgili yazılar çıkmaya başlar. Bunlara da çoğunlukla yabancı ressamlar tarafından yapılmış illustrasyonlar eşlik eder.

Kaza, vaktinde yerine getirilmeyen bir farzı, süresi bittikten sonra yerine getirmektir. Ramazanda tutulamayan oruç, bayramdan sonra günü gününe tutulur. Birbiri ardınca olması şart değildir.

Keffâret, örtmek anlamına gelen “kefr” kelimesinden türemiştir. Kusur veya günahı örten, gideren şey anlamına gelmektedir. Keffere fiili, Kur’ân-ı Kerim’de günahları örtmek anlamında kullanılmıştır. Allah, kullarının işledikleri hata ve günahları çeşitli sebeplerle affetmektedir. İstiğfar ve keffâret, bunlardandır. Kur’ân’da, iyiliklerin kötülükleri sildiği haber verilmektedir. Hz. Peygamber de, kılınan namazın, büyük günahlardan kaçınmak şartıyla bir önceki namazla arasında işlenen günahlara keffâret olacağını, Cuma namazının iki Cuma arasında işlenen günahlara keffâret olacağını bildirmiştir. Dinimizde keffâret, bir günahı affettirmek için yapılan ibadet niteliğindeki davranışlardır.

Ramazan ayında, farz olan orucu tutarken, geçerli bir mazereti olmaksızın bilerek ve isteyerek orucu bozan kişi, keffâret olarak köle azat eder, bunun mümkün olmaması halinde iki ay üst üste oruç tutar, buna da gücü yetmez ise altmış fakiri sabah ve akşam doyurur veya yemek parasını verir.

Yerimiz sınırlı olduğu için çok kısa bir şekilde zekat ve sadaka-i fıtırdan da söz ederek yazımı bitiriyorum: Zekât, sahip olunan malın bir kısmının Allah rızası için belirli kişilere verilmesidir. Zekât, İslâm’ın beş temel esasından biridir. Genel olarak malların kırkta bir oranında zekât verilir. Halk arasında fitre de denilen sadaka-i fıtır ise,  Ramazan ayının sonunda belirli kimselere verilmesi vacip olan bir sadakadır.

Kaynak: Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan,  “Müslümanlık ve Kur’an-ı Kerim’den Ayetlerle İslam Esasları”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları; T.C. Başbakanlık Diyanet İşleri Başkanlığı Web Sitesi

Barış Özkök’ün bu yazısı 21 Eylül 2008 tarihinde Akşam Gazetesi’nde yayımlandı.

Share Button

Bu konuda görüşlerinizi yazın