Şevket Rado’nun Gençlik Hâtıraları

Necip Fazıl Kısakürek, kendisinin asalet bakımından bir Prens olduğunu iddia ediyordu. Şevket Rado ile aynı evde oturmaya başlayınca, Rado’ya da bir asalet unvanı vermeye karar vermiş ve onu Kont ilan etmişti!

Soner Yalçın’ın son kitabı “Siz Kimi Kandırıyorsunuz”da yazdığı bazı olaylar, kitap daha piyasaya verilmeden tartışma yarattı. Geçtiğimiz haftanın kültür sanat gündeminde bu olaylar vardı. Edebiyatçılara ait anılar gündeme gelince, gazetemizin eski yazarlarından Şevket Rado’nun 30 yıllık bir yazısından bazı bölümleri aktarmaya karar verdim. Rado, 1978’de Hayat Tarih Mecmuası’nda yayımlanan “Edebiyatta Gençlik Hâtıraları” başlıklı yazısında edebiyat dünyasına ait bazı hatırlarını anlatmıştı. 70-75 yıl öncesine ait bu anılar, sansasyonel olmasalar da, eminim ki edebiyat severlerin ilgisini çekecektir.

Şevket Rado 17 yaşında, lise öğrencisiyken şiir yazmaya başlamış. Fransızca öğretmeni de ünlü yazar Nurullah Ataç’mış: “1930 yılında şiir yazmaya başladım. O zaman Lisenin onuncu sınıfında idim. Nurullah Ataç Fransızca hocamızdı. Sınıfa gelince, tahtaya iki Fransızca cümle yazarak, “Bunu Türkçeye çevirin” derdi. Kendisi de oturur, Son Posta gazetesine makalesini yazardı. Arada bir kalemini bırakır, şiir üzerine, edebiyat üzerine konuşur, konuşurdu..”

Cahit Sıtkı’yla tanışması

Ahmet Muhip Dranas

Şevket Rado 1933’te ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı ile tanışır. İkisinin de Muhit isimli bir dergide şiirleri yayımlanmaktadır. Tanışma hikayelerini Rado’nun kaleminden aktarıyorum:

“Ben Akşam gazetesinde çalışmakta idim. Fıkra muharrirliği yapıyordum… Bir gün, bir de baktım Cahit Sıtkı’dan bir mektup gelmiş, benimle tanışmak istediğini yazıyordu… Cahit Sıtkı o zamanlar genç şairlerin buluştukları, İstiklâl Caddesindeki “Moskova” pastahanesinde —ki o sıralarda ismi değiştirilmiş, Yeşilyurt olmuştu— bir cuma günü saat altıda randevu veriyordu. Birbirimizi nasıl tanıyacağımız meselesini de mektupta şöyle hallediyordu Cahit Sıtkı: “Burnumdaki ve alnımdaki Diyarbakır çıbanlarından olduğu kadar yakamdaki Mülkiye rozetinden de beni tanıyabilirsiniz” diyordu. O gün, o pastahanede hayatımda tanıdığım en lâtif, en tatlı adamla buluşmuş oldum. Sanki çoktan beri ahbabmışız gibi onunla pastahanenin kapısı önünde sarmaş dolaş olduk. Dostluğumuz, zavallı Cahid’in o yürekler acısı ölümüne kadar sürdü.”

Cahit Sıtkı, Rado’yu şair dostlarıyla tanıştırır. Bunlar arasından Ziya Osman Saba ve Ahmet Muhip Dranas da vardır: “Ziya Osman kadar nazik, hassas, çekingen, ürkek bir şair herhalde dünyaya bir daha gelmemiş olmalıdır. Bir kız gibi, yahut o zamanın bazı kızları gibi diyelim, mahçuptu. Kahvede oturmaya bile utanırdı. Bayezit’teki Küllük Kahvesine onu zorla götürürdük… Derken Cahit beni Ahmet Muhip Dranas’la tanıştırdı. Muhip genç, tığ gibi dedikleri cinsten güzel bir delikanlı idi o zaman… Cahit Sıtkı bilhassa Ziya Osman’ın şiirlerini tashih etmeye: “Söyle söylesen daha iyi olurdu” demeye bayılırdı… Ziya Osman meyhaneye değil, kahveye bile gelmediğinden akşamları bizimle beraber olamıyordu. Zaten karısı hasta idi (Bir zihin hastalığı) ve o yüzden çok bahtsız bir adamdı…”

Prensliğini ilan eden şair

1935’te Şevket Rado, Ankara’ya gider ve Ankara Hukuk Fakültesi’ne yazılır. Ankara’da Varlık isimli dergi çıkmaktadır. Yeni neslin edebiyatını bu dergi temsil etmektedir. Edebiyatçılar her akşamüstü Ulus meydanındaki İstanbul pastahanesinde toplanmaktadırlar. O günlerde Rado, Necip Fazıl Kısakürek ile tanışır: “…Ankara’da yeni tanıştığım bu edebiyatçılarla düşüp kalkıyordum… Bunların içinde en hareketlisi Necip Fazıl’dı şüphesiz… Büyük şairliğine toz kondurmuyor, ayrıca asîl bir adam olduğunu, kendisinin Kısakürek hanedanı içinde Prens unvanına sahip bulunduğunu iddia ediyordu. Biz de bunu itiraz etmeden kabulleniyor, İstanbul pastahanesinde ona Prens diye sesleniyorduk…1936’da Necip Fazılla beraber meşhur ‘Ağaç’ mecmuasını çıkardık… Ağaç mecmuasını çıkarmak için Necip Fazıl, Celâl Bayar’a başvurmuş, o da yarısı İş Bankası’ndan, yarısı Sümerbank’tan ödenmek üzere 1.600 lira kültür yardımı yapılmasını temin etmişti… Bu para ile bir taraftan Ağaç mecmuasını çıkarma hazırlıklarına girişirken, bir taraftan da Yenişehir’de Sıhhiye civarındaki bu apartmanı tutmuş, döşemeye başlamıştık… Necip kendisinin asalet bakımından bir Prens olduğunu iddia ediyordu. Bir evin içinde asalet unvanı olmayan benim gibi bir halk çocuğu ile nasıl oturacaktı? Bir gün bu meseleyi düşünmüş, kendisi Prens dö Kısakürek olduğuna göre, bana da Kont dö Rado unvanını vermişti. Kendisi ‘Bir Prens ancak bir Kont ile aynı çatı altında oturabilir,’ diyordu…”

Sonraki yıllarda Şevket Rado dergiciliğe ağırlık verir. Hayat Mecmuası’nı çıkartır. Şairliği de bırakarak sadece editörlük yapmaya başlar.

Barış Özkök’ün bu yazısı 27 Nisan 2008 tarihinde Akşam Gazetesi’nde yayımlandı.

Share Button

Bu konuda görüşlerinizi yazın