Unutulmuş bir kahraman

Mütareke yıllarında Ankara ile iletişimi sağlamak amacıyla gizli bir telgraf merkezi kurulmuştu. Sadi Borak 55 yıl önce bu merkezin kurucusu İhsan Pere ile bir röportaj yapmıştı. Pere birçok konuyu ilk defa o röportajda anlatmıştı.

İstanbul 16 Mart 1920’de İngilizler tarafından resmen işgal edildi. O gün gemiler toplarını kente çevirdiler, binaların üstüne makineli tüfek yuvaları yerleştirildi. Başta Harbiye Nezareti olmak üzere bazı binalar işgal edildi. Birçok siyaset adamı ve gazeteci tutuklandı. Bir bildirgeyle halka, idam cezası tehdidiyle gözdağı verildi. Bu arada Şehzadebaşı Karakolu basıldı. Çıkan çatışmada ölenler oldu. Bu kötü günlerin aşılması kolay olmadı. Bağımsızlığımızı kazanmamızda sayısız kahramanın payı var. İstanbul işgal altındayken Ankara ile iletişimi sağlayan telgrafçılar da bunlar arasındadır. Atatürk, Nutuk’ta onlardan övgüyle söz etmiştir: “… Bütün telgrafçılarımızın milli harekat ve girişimlerimize yaptıkları özverili hizmetlerinin milli tarihimizde önemli yeri vardır. Kendilerine açıkça teşekkür etmeyi bir ödev sayarım.”

İşgal yıllarında İstanbul’daki gizli telgraf merkezinin kuran İhsan Pere ile Sadi Borak 1953’te bir röportaj yapmıştı. Tarih Dünyası dergisinde yayımlanan bu röportajdan bazı bölümleri aşağıda aktarıyorum.

Gizli telgraf merkezi

“16 Mart 1920 tarihinde, yani Istanbulun resmen ve cebren işgali sırasında İstanbul merkez telgrafhanesi başmemuru idim. Aynı günün sabahı nöbetten çıkmaya hazırlanıyordum. Telefonum acı acı çalmıya başladı. Harbiye Nezareti telgrafhanesi memuru, Şehzadebaşı Muzika Karakolundaki bizim askerlerle işgal kuvvetleri arasındaki müsademeyi haber veriyordu. Telefonu kapatır kapatmaz Beyoğlu Telgrafhanesinden telefon ettiler. Tophaneden aldıkları malûmata atfen İngilizlerin karaya asker çıkardığını, Tophane merkezini işgal ettikten sonra Beyoğlu cihetine doğru ilerlediklerini, söylediler. Bu suretle topladığım haberleri Manastırlı Hamdi’ye bildirerek vaziyetten hemen Mustafa Kemal Paşayı haberdar etmesini emrettim. Bu ve bunu takip eden telefondan aldığım haberleri saniyesi  saniyesine Hamdi’ye bildiriyordum. O da  hemen Ankara’ya ulaştırıyordu.  Aynı gün İstanbul merkezi de işgal edilerek muhabereye sansür konuldu ve Anadolu ile muhabere yasak edildi. Muhabere salonunda gece gündüz süngülü  askerler nöbet bekliyordu, İstanbul’la Ankara’nın bu suretle muhabere ve irtibatının kesilmesindeki mahzurların büyüklüğünü  biliyordum. Sırf kendi şahsî teşebbüsümle ve itimat  ettiğim  arkadaşlarımın himmetiyle evvelâ büyük postahanenin bodrum katında, bilâhare de kendi evimde gizli telgraf muhaberesini Millî Mücadelemiz zaferle neticeleninceye kadar idame ettirdim…”

Sadi Borak röportajın sonlarına doğru İhsan Pere’ye hizmetlerinin nasıl mükâfatlandırıldığını sorar. Pere “Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti ve P.T.T. Umumî Müdürlüğünce verilmiş birer takdirnameden mâda bir de İstiklâl Madalyası” cevabını verir. Borak “başka” diye sorar. Pere’nin verdiği cevap çok anlamlıdır: “Şimdiye kadar hizmetimin maddî karşılığını düşünmedim ve düşünmedik. Hattâ, zaferi mütaakıp bu merkezde çalışmış olanlara verilmek istenilen maddî mükâfatı  bile reddettik.”

İhsan Pere’nin röportaj yapıldığı zaman oturmakta olduğu sokağın 2008 yılındaki görünümü

İhsan Pere ve arkadaşları kutsal bir görevi yerine getirdiklerine inanmışlardı. Eğer verilmek istenen mükafatı kabul ederlerse bu kutsallığın zedeleneceğini düşünüyorlardı.

Ya istiklâl, ya ölüm!

İhsan Pere’nin, Manastırlı Hamdi’nin ve nice kahramanın hayatlarını tehlikeye atmalarındaki tek amaç bağımsız bir milletin ferdi olarak yaşamak ya da bu yolda ölmekti. Atatürk bunu “Ya istiklâl, ya ölüm!” şeklinde özetlemişti:

“Düşman devletler, Osmanlı Devlet ve memleketine maddeten ve manen saldırı halinde; yok etmeye ve paylaşmaya karar vermişler… Kurtuluş yolu ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke gibi görülmekteydi… üç türlü karar ortaya atılmıştı: Birincisi, İngiltere’nin himayesini istemek. İkincisi, Amerika mandasını istemek… Üçüncü karar: bölgesel kurtuluş yollarına yöneliktir… Efendiler, ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım. Çünkü, bu kararların dayandığı bütün kanıtlar ve mantıklar çürüktü, temelsizdi… Öyleyse sağlam ve gerçek karar ne olabilirdi? Efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı, o da millet egemenliğine dayanan, tam bağımsız, yeni bir Türk Devleti kurmak… Bu kararın dayandığı en sağlam düşünüş ve mantık şuydu:

Temel ilke, Türk milletinin onurlu ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu, ancak tam bağımsız, olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar insanlık karşısında uşak olmak mevkiinde kalmaktan öteye gidemez… Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse: Ya istiklâl, ya ölüm!”

Barış Özkök’ün bu yazısı 23 Mart 2008 tarihinde Akşam Gazetesi’nde yayımlandı.

Share Button

Bu konuda görüşlerinizi yazın