Mustafa Barış Özkök

Araştırmacı, yazar & dijital içerik üretici

Kayıp Hazinelerden Kayıp Zamana

Yedi yıl kadar önce, Indiana Jones’un beşinci filmi üzerine bir tahminde bulunmuş ve hikâyenin büyük olasılıkla 1970 ile 1981 yılları arasında geçeceğini yazmıştım. Bu tahminin dayandığı mantık basitti: Serinin ilk filmlerinde Indiana Jones’un yaşı ile Harrison Ford’un gerçek yaşı arasında büyük bir fark yoktu. Zaman içinde bu fark biraz açılsa da filmler, karakterin yaşını bütünüyle oyuncudan koparmadan ilerlemişti.

Sıkı Indiana Jones hayranları, bu hayali karakterin 1899’da; onu canlandıran Harrison Ford’un ise 1942’de doğduğunu bilir. Serinin ilk filmi 1936 yılında geçiyordu. Yani o macerada Indiana Jones 37 yaşındaydı; Harrison Ford ise karakteri canlandırdığında 38 yaşındaydı. Arada sadece bir yaş fark vardı. Sonraki filmlerde yaş farkı önce birkaç yıla, ardından biraz daha yukarı çıktı; ama karakterin yaşlanma çizgisi ile oyuncunun yaşı arasındaki bağ bütünüyle kopmadı.

Beşinci film için yaptığım tahmin de buradan hareket ediyordu. Eğer Indiana Jones’un yaşı, Harrison Ford’un yaşıyla birlikte ilerletilmeye devam edilirse, hikâyenin doğal olarak 70’lere, hatta belki de 1981’e kadar uzanması beklenebilirdi.

Bugün geriye dönüp baktığımda, bu tahminimin bütünüyle boşa çıkmadığını daha net görüyorum. Ben 1970-1981 aralığına odaklanmıştım; film ise tam da bu dönemin eşiğinde, 1969 yılında geçiyordu. Üstelik bu tarih seçimi son derece anlamlıydı. Çünkü 1969 yalnızca insanlığın Ay’a ayak bastığı yıl değil, aynı zamanda eski dünyanın ve klasik kahramanlık anlayışının da kabuk değiştirmeye başladığı bir kırılma noktasıydı.

İlk filmlerde Indiana Jones, tarihin gizemlerinin peşinden koşan heyecanlı bir maceraperestti. Beşinci filmde ise roller neredeyse tamamen tersine dönmüştü; bu kez geçmiş onun peşini bırakmıyordu. Artık mesele yalnızca kayıp bir hazineyi bulmak değil, karakterin —ve aslında insanın— kendi gençliğiyle, kayıplarıyla ve zamanın acımasız akışıyla yüzleşmesiydi.

Bu yüzden beşinci filmin, serinin açık ara en hüzünlü halkası olduğunu söylemek mümkün. Dünya değişmiş, Indiana Jones yaşlanmıştı; tıpkı onu yıllardır takip eden sadık seyircileri gibi. Belki de tam bu nedenle film, klasik bir serüvenden çok derin bir veda hissi taşıyordu.

Indiana Jones’un vedası, izleyiciyi yüzleşmesi zor bir gerçekle baş başa bırakıyor: Geçmişi sevebilir, özleyebilir, hatta tüm varlığımızla ona dönmek isteyebiliriz; fakat nefes alabileceğimiz tek yer şimdiki zamandır. Belki de Indy’nin bize öğrettiği son şey budur: Asıl kahramanlık dünyayı kurtarmak değil, geçmişle vedalaşıp bugünü olduğu gibi kabul edebilmektir.


Yazı hakkında bir şey paylaşmak ister misiniz?